YILIN SERGİSİNİ AÇAN YÜCEL DÖNMEZ, GÖRSEL SANATLARI MASAYA YATIRDI.

Sunal Gemici (ArtKritik)-Özel

Bugünlerde ülkemiz görsel sanatlar kulvarında yılın sergisini açan Yücel Dönmez ile, görsel sanatlar konusunu irdelemek için  konuştum ve içinden geldiği gibi anlattı,

“Nasıl ki Richter ve Kiefer kendi alanlarında özgün ve soyut sanatta birer değerseler, benim soyut çalışmalarımda kendi özgünlüğümü yansıtan, özgün çalışmalarımdır ve Amerika’daki birçok sanat uzmanı da bu konuda aynı yorumu yapıyor.

Yıllar önce Chicago Tribune sanat eleştirmeni Alan Artner, Yücel Dönmez eski ustalardan hiç birinden  etki almamış fakat ülkesinden bakıldığında, geleneksel sanatlardan çağdaş sanata katkılar yaparak, kendisine has sanatını yaratmıştır dediğinde, yıllar sonra ünlü İspanyol sanat eleştirmeni Nilo Casares’in sanatım ile ilgili yazdığı kitabında, aynı  yorumu yapması, kendime has bir sanat kavramı ortaya koyduğum konusunu bir kez daha vurgulamış oldu… Optik sanatın sanat tarihinde var olduğunu ve tüm çalışmalarım ile  görsel sanat alanında Kuantum Optik kavramını yarattığımı kitbında belirten Casares, Kuantum Optik kavramının sanat tarihinde yer bulacağına inandığını da belirtiyor.

CREATOR: gd-jpeg v1.0 (using IJG JPEG v62), quality = 75

Tüm bunlar ne algı ne de tesadüf olmadığı halde nedense, ülkemiz sanat piyasası tarafından ne anlama geldiği bir türlü anlaşılamadı… Ve hala bu sanat dalında hava atmaktan geri durmuyoruz…  Diğer yandan, ülkemizde çağdaş sanatların ilk uygulayıcısı olduğum halde, örneğin, Land Art konusu gündeme getirildiğinde adımı ilk sırada değil de land art yapan sanatçılar arasında gösteriyorlar. Oysa benim Land Art yaptığım tarihlerde ülkemizdeki sanatçılar henüz tuval üzeri yağlı boya ile resim yapıyorlardı…  

İlk land art denememi 1968 Erzurum Palandöken Hınıs Boğazında deneme olarak yaptım ve TRT’den Neslihan Gence programı için aradığında, dediklerime inanmadı ve kar üzerinde resim mi olurmuş dedi, ve kendisine 1968 denememin ünlü fotoğraf sanatçısı Mehmet Avcıdırlar tarafından belgelenmiş olan slaytları gönderdim ve  sponsor desteği  ile Uludağ’da yaptığım etkinliği, Neslihan Gence ve TRT ekibi dağa gelerek yerinde belgeledi ve Sanat Çevresi programında genişçe yer buldu. Daha sonraki yıllarda, 1978, Kültür Bakanlığımızın daveti ile Amerika’dan geldiğim Uludağ’da bir kar resmi gerçekleştirdim. TRT ekibi dağda İngilizce çekim yaptı ve Eurovision’a verilen çekim Avrupa da birçok yayında yer aldı. Bütün bunları defalarca dile getirdim fakat nedense   pek anlaşılamadı veya anlamak istemedi sözde sanatı yönettiğini sananlar…  

Dünyada ve ülkemizde, görsel sanatların farklı alanlara yönlendirildiğine de değinen Dönmez, “Nedense sanatı seven ve sanata yatırım yapmak isteyen fakat bu konuda deneyimleri olmayan koleksiyonerler de yanlış yönlendirilerek, hayal kırıklığına uğratılıyorlar. Bana yapılanlara değil de, iyi niyetle özgün çalışmalarının peşinde koşan genç sanatçıların, sanattaki gelecekleri ipotek altına alınıyor. Sanat piyasamızdaki kıskançlıklar bir tarafa, bu işten para kazanmaya soyunmuş olan bazı galeriler, müzayede firmaları, hatta sanatın sivil toplum kuruluşları olan dernekler ve özel kurumların, sorumsuzca davranışları görsel sanatlarımızı bir çıkmazın içine sokmuştur…   Sanatta eş dost kayırması ve algı yoluyla sanatçıyı olmadık değerlere yükseltme çabaları sorumsuzluğun en büyük nedeni olarak, ülkemiz sanatının önünü kesmektedir…Sanki görsel sanatlar ile alay ediliyor gibi piyasaya sunulan kopyacı tipler ile, bu sanatımız dünya piyasasında ülke olarak bir yer bulamıyor… Açıkça kopya yaptıkları gözüken sanatçıları olduğundan büyük değerlere koleksiyon piyasasına sunanların, sanata değil de ceplerine hizmet ettikleri bir türlü anlaşılmıyor. Çünkü, sanatı severek koleksiyon yapmaya çalışan yeni koleksiyoner adayları, yanlış yönlendirmeler ile, bir müddet sonra, ya sanat piyasasının bu çarpıklığına uyum sağlıyorlar, ya da piyasadan çekilerek, kızgınlıklarını belirtiyorlar…Sanat piyasamızda büyük isim olarak lanse edilenlerin de ne yaptıkları ve görsel sanatların neresinde bulundukları sanatın bilimsel açısından ele alındığında, düş kırıklığı yaratacaktır. Çünkü ülkemizde bu sanat dalını gerçek uzmanların değerlendirdiğine pek rastlamadık. Çünkü öyle olsaydı, bizde şişirilen isimlerin dünya sanat platformunda da değer bulduklarını ve isimlerinin anıldığını görürdük…

Bazı müzelere sergilenmemek koşuluyla hediye edilen eserlerin o müzelere gerçek anlamda girmediğini de biliyoruz. Sadece müzelerin depolarına konulan eserlerin günün birinde müzeye gelir için satılabileceği düşünülmektedir… Bu konuda daha çok anlatacaklarımız olabilir fakat, eğer ki bir seminer yapabilirsek, konuyu derinlemesine tartışarak, görsel sanatlarımızın bugünkü durumunu ve çarpık sanat piyasasının şaşaalı çarklarını gün yüzüne çıkartabiliriz. Çünkü çarpık sanat piyasasının şaşaalı çarkları birçok sanatçıyı öğütme çabasındayken, birçok ismi de gereksiz olarak neon renklerle sunmaktadır…

Sanatçımıza soruyoruz, aldığımız yanıt, ‘Ne yapalım görsel sanatlarda yapılmamış olan kalmamış ki…’ Yani yapılmamış kalmamış ve kopya yapmak serbest mi olmuş? Benzer çalışmalar yapacak olan sanatçı, minarenin kılıfını da ona göre hazırlar ve gören de, ‘Benziyor da bu sanatçı da bir şeyler katarak sunuyor” diyerek, sanatçının göndermesini benimsediğini belirtir.

KELEBEK RESİMLERİ DÜNYADA BİR NUMARA

Yücel Dönmez’in kelebek çalışmalarının dünyada sentez açısından çok önemli çalışmalar olduğunu vurgulayan Amerikalı sanat uzmanları ve medyası, Andy Warhol’dan beri kelebek imajını resim yapan sanatçılar arasında, Yücel Dönmez’in kelebeklerinin, sanatsal açıdan bir sentez olarak  değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çektiler.

Geçtiğimiz yıl Chicago’daki Rosenthal Fine Arts galerinin açtığı kelebek sergisi, sanat severler tarafından da ilgiyle karşılandı. Chicago Gallery News dergisinde  yer alan sergi haberinde, kelebeklerin ve Dönmez sanatının ilgi çekiciliği  vurgulandı.

Sanat çalışmalarını Amerika’nın Chicago kenti ile İstanbul’daki atölyesinde yapan Yücel Dönmez, yeni çalışmalarının, diğer tüm çalışmaları gibi, Amerika’daki galerisi tarafından çok ilginç bulunduğunu söyledi.

 Yücel Dönmez,in yeni sergisi, İstanbul’da Ütopya Art Project Galeride 12 Nisan tarihine kadar izlenebilecektir.

Ütopya Art Project

Altıpatlar Sokak No:6/A

Cihangir-İstanbul

0547 290 2020

ÜTOPYA ART PROJECT GALERİ -YÜCEL DÖNMEZ SERGİSİ

TÜRKİYE’NİN İLK ÇAĞDAŞ SANATCISI YÜCEL DÖNMEZ, SOYUT ÇALIŞMALARINI SERGİLİYOR

Ütopya Art Project Galerinin Cihangir’de yeni, galerisinin açılışını, Yücel Dönmez sergisiyşle yapıyor.

Sunal Gemici (ArtKritik)

Sergisinde soyut eserlerine yer verecek olan Yücel Dönmez, Amerika’da soyut çalışmalarının büyük ilgi çektiğini, belirterek, şunları söyledi“Soyut resimde özgün tavır yakalamak ve sanatçının kendisine özgü duruşunu ortaya koymak çok kolay değil. Bu konuda büyük isim olan Richter nasıl ki kendisine has tekniği ve ortaya koyduğu üslubuyla önemliyse, benim yaptıklarım da benim kendime has teknik uygulamam ve üslubumla soyut sanatta bir fark olarak gözüküyor. Bu açıdan, eserlerimin koleksiyonuna sahip olan koleksiyonerlerime ilk önceliği tanıyarak, soyut işlerimi de koleksiyonlarına katma fırsatı vereceğim.”

Dünyada kar üzerine  resim yapan i,lk sanatçı olarak dünya sanat tarihine girmiş olan Dönmez, ülkemiz sanat piyasasındaki kayırmacılık, algı ile  sözde sanatçı yaratma ve bilgisizlik yüzünden, kendisi gibi bir çok sanatçının da sorunlar yaşadığını ileri sürerek, “Bir gün sanatın ne demek olduğunu ve ülkemizin sanat değeri açısından hangi sanatçıları ön plana çıkarmak gerektiğini bu çarpık sanat piyasası anladığında, gerçek sanat yapanlar  tüm sanat piyasasının bugüne kadar yapmış olduğu  değer yargısı(!) mantığını yerle bir edecektir. Nasıl ki Van Gogh yaşadığında anlaşılamadı ve sonrasında, Van Gogh’un sanatın akışını değiştirmiş olduğu anlaşılınca, o güne kadar ahkam kesenler nasıl ki  hayal kırıklığı yaşadılarsa, benim gibi sanatın gerçek yüzünde ısrar eden sanatçılar da aynı şekilde bir hayal kırıklığını yaşatacaklardır… Bugün  ‘o sanatçı bu kadar etmez, diğer sanatçı bu kadar eder’ diye bilgisizce, cahilce ahkam kesenler, yarınlarda yok olduklarında sanatın da, sanatçının da gerçek değeri ortaya çıkacak ve  birileri de çok üzüleceklerdir…Ülkemizde kopyacılık, tırtıklama, ve kasaba kurnazlığı yaparak isim olmuş sanatçılar da var ve bunlar bilindiği halde, nedense sanat piyasasına yeni giren koleksiyonerlere bu tipler pazarlanarak, bir müddet sonra sanat yatırımcılığında aldatmaca şaibeleri de dolaşmaya başlıyor… Bana göre koleksiyon yapanlar iyice düşünmeli ve araştırmadan sanat yatırımcılığına soyunmamalıdırlar. “ diyerek, sanat piyasası hakkında düşündüklerini sıralamış oldu.

Yücel Dönmez sergisi  4 Nisan saat 14:00 18:00 arası açlıacaktır.

Ütopya Art Project

Altıpatlar Sokak No:6/A

Cihangir-İstanbul

0547 290 2020

GÖRSEL SANATLARDA LOKOMOTİFİMİZ RAYLARDA TAKILI KALMIŞ…

GÖRSEL SANATLARDA TÖKEZLERKEN, AMATÖR SPORDA DÜNYADA PRESTİJ EDİNDİK…

SUNAL GEMİCİ (ArtKritik)

Gerçekten ülkemiz görsel sanatlarına baktığımız zaman, sanatın önünü açması gereken lokomotifimizin, yarlarda takılı kaldığını görüyoruz.

Ülkemiz amatör sporlarında son yıllarda büyük bir atak yaşıyoruz yani görsel sanatlar ile amatör sporumuzu mukayese ettiğimiz zaman, amatör sporun, dünyada ses getirdiğini, görsel sanatlarımızdan ise henüz dünya sanat platformunun pek haberdar olmadığını görüyoruz…

Ülkemiz görsel sanatlarımıza baktığımız zaman, geçmişten beri Batı’ya özentinin  içinde ıkışıp kaldığımız gözüküyor.  . En tanınmış isimlerimizi incelediğimiz zaman,  ya hemen nereden etkilenmiş olduğunu ya da biraz araştırınca neredeyse birebir kopya  işler olduğunu görerek düşünüyoruz; ülkemizde acaba apayrı bir sanat mantığı mı yürütülüyor ki, tüm dünya bir yeninin peşinde koşarken, biz etkileneceğimiz bir örnek arıyoruz…

Ortaya başlı başına bize ait bir sanat felsefesi koyamıyoruz. Bizim de dünyaya verebileceğimiz mesajlarımız vardır elbette… Nasıl kı sporda biraz olanaklara kavuştuğumuz zaman olimpiyat şampiyonluğu bile alabiliyorsak, görsel sanatlarda neden bu başarıyı elde edemiyoruz diye araştırmak gerekiyor.

Örneğin sporda eğer ki sporcu ipi önce göğüsleyebiliyorsa şampiyon oluyor, o zaman görsel sanatlarda da kimin ipi önce göğüslemiş olduğunu gerçek verilerle ortaya koymak gerekmez mi…

GÖRSEL SANATLARDA MANİPÜLASYON ÜLKE SANATINA ZARAR VERİŞYOR

Nedir yahu, birileri bir ismi iyi sanatçıdır diye  etrafa yaymaya başlıyor ve suni bir piyasa yaratıyor, hemen o isim, sanata yatırımın ne olduğundan habersiz paralı kesimler tarafından sanki talan ediliyor… Sonrası ise yok. Olamaz ki… Eğer lanse edilen isim sanatta önemli olan bir yerlere girememiş, herhangi bir müzede etkinliği olmamış, literatürlerde yer almamış ve hakkında önemli eleştirmenler  yazılar yazmamışsa, nasıl çok önemli olabilir ki… Yarınlara kalacak sanatçının bugünden işaretleri vardır ve bunu sanatta biraz araştırma yapanlar bilir. Fakat ssanatta yatıorımı  birilerinin ağzıyla tanımaya çaılışanlar, eninde sonunda yanılırlar ve ülkemiz görsel sanatları da bu şekilde 50 yıl sonra bile bir yere varamaz…

GERÇEK SANAT GALERİSİ VE SANAT MÜZESİ OLMAYINCA…

Görsel sanatlarda ülkemizde ne bir gerçek sanat galerisi ve ne de bir gerçek sanat müzesi bulmak olanaksız. Çünkü gerçek sanat galerisi ve sanat müzesi, görsel sanatlarda ülkemiz sanatının dünya sanat platformuna katılabilmesi için çaba gösterir. Diyeceksiniz ki, bienellara ve sanat fuarlarına katılıyoruz ya. Doğrudur da neyle katılıyorsunuz ve katıldığınız sanatı hangi jürilerden geçirerek yurt dışına götürüyorsunuz…  Galerici kendisi seçiyor, müzelerimiz ise, bahsettiğimiz kaygıların dışında birtakım isimlerin yönlendirmeleri ile seçkilerini yapıyor ve sonuç elde var sıfır…  

Şimdi bu yazıyı okuyan bazıları çok kızacaklardır çünkü gerçekler her zaman algı politikasına karşı üzüntü yaratır…

Şimdi o kızacak olanlara soruyorum, bugün, görsel sanatlarda dünya sanat platformuna sunabileceğimiz herhangi bir yenilik var mı? Varsa hangi sanatçı bunu başarmıştır ve dünya sanat tarihinde o başarı için bir yer var mıdır?

Osman Hamdi döneminde Fransa’dan yağlıboya sanatını ve sanatta fırça, kalem ustalığını ülkemize taşıdık ve Batı sanatını yaymaya başladık. Aslında bu güzel bir durumdu ve elbette Osman Hamdi ve geleneksel dönemimizden gelen sanatçılarımız, ülkemiz sanat tarihi içerisinde yer aldılar ve zaten yazılacaksa, ülkemiz sanat tarihi de onlarla başlayacaktır. Çağdaş sanat tarihimizden önceki dönemlerde, Hat, Kaligrafi, Minyatür, Ebru, çeşitli el sanatlarımız gibi zengin bir geleneksel arşiv vardır ve onları da sanatın içerisinde, önceki sanat duruşumuz olarak elbette ele alacağız.

YABANCI MÜZEDE YER ALDI ALGISI…

 Bazı sanatçıların yabancı müzelerde çalışmaları var diye haberler yapılıyor. Doğrudur, birçok sanatçımızın çeşitli müzelere hediye edilmiş çalışmaları vardır fakat bu çalışmaların, sergilenmemek koşuluyla hediye kabul edildiğini biliyor muyuz… Hediye edilen çalışmaların dışında herhangi bir sanatçımızın bir yabancı müze tarafında resmen satın alınmış işleri var mı, varsa belgesi sunulabilir mi…  Eğer biraz daha irdelersek o kadar çok çapak çıkacak ki, temizlemek için de bir o kadar uğraşmak gerekir.

Şimdi sanata yatırım yapmayı aklına koyan veya gerçek sanat koleksiyonculuğuna soyunan ülkemiz insanlarına şu tavsiyede bulunabilirim, yatırım düşündüğünüz sanatçıyı iyice araştırırsanız, geleceğe dönük olarak ne değerde olduğunu zaten anlarsınız ve o sanatçılardan aldığınız eserleri de çocuklarınız için alın ve gelecekte size dua etsinler.  Sanata yatırım değil de sevdiğiniz için bir eser alacaksanız o eserin kopya mı falan olduğuna bakmayın ve satın alın. Çünkü duvarınıza asacağınız veya evinizin bir köşesine koyacağınız eser için, göz zevkiniz oluşuyorsa bu da önemlidir Dekoratif eserler sadece dekor olarak göz zevkini tatmin ederken, yatırım olarak düşünülen eserler ise, ailelerin geleceğe bırakacakları miras olarak değerlidirler…

YÜCEL DÖNMEZ’İN SOYUT RESİMLERİ, ÇAĞDAŞ SANATTA ÖZGÜN BİR ÜSLUP…

Betül Aşık

Görsel sanatlarda soyut çalışmalar, özgünlük açısından  sanatçıyı zorlayan bir üsluptur. Bu konuda Willem De Kooning, Gerhard Richter and Anselm Kiefer gibi isimler, kendi özgün üsluplarını ortaya koyarak, soyut çalışan çok sayıda sanatçıya da ilham vermiştir. Bugün Richter’i birebir kopya etmeye çalışan veya ona yakın çalışmalar ile gördüğümüz birçok sanatçının Richter ötesinde yeni bir şey ortaya koymadıklarını da görüyoruz. De Kooning takipçilerinin de yaptıkları aynen böyledir. Kiefer gibi çalışan sanatçıların sayıları da küçümsenmeyecek kadar çoktur. Bugüne kadar bu isimlerin dışında soyut sanatta Jackson Pollock üslubu da çokça denenmektedir. Soyut sanata baktığımız zaman çağdaş sanat içinde yorumlayacağımız başka teknik ve üslupları da görüyoruz. Fakat en etkili olanlarını da bu saydığımız isimler olarak ortaya koyabiliriz. İçinde figürler olan soyut çalışmalar konusunda ise, Francis Bacon, görsel sanatlarda sanatçılara ilham olmuş ve Bacon temelli çalışmaları ile birçok sanatçı da bugün satış olarak milyon dolarlar seviyesine ulaşmıştır. Bunlardan Romanya asıllı Adrian Ghenie örnek gösterebiliriz. Soyut sanatta daha birçok örnekler de vermek mümkün, sadece çok ön planda olan isimleri ele almakla yetindim.

Türk asıllı sanatçı olarak Yücel Dönmez, soyut resim çalışmaları ile farklı bir özgünlük ortaya koyarak kendi geliştirmiş olduğu akıtma tekniğini kullanmaktadır. Soyut çalışmaların sanatçıya daha fazla heyecan yüklediğini belirten Dönmez, “Kendi geliştirdiğim tekniği bugün dünyada yüzbinlerce sanatçı kullanmaktadır. Amerika’da The Art Institute of Chicago müzesinde 1987 yılında yaptığım 12 gün süren performanslarım ve bir ay süren mini sergim ile tekniğimin ilk dönemini  yaymaya başladım ve daha sonra 11 yıl Urban Gateways adlı sanat kuruluşu ile 70 bin öğrenci ve 20 bin veliyle workshoplar yaptım ve tekniğim yayılmaya başladı. 7 Milyon insanın da Amerika’nın ulusal televizyonu olan WGN ana haberlerinde, tekniğimin ilk dönemlerini izlediği tahmin ediliyor.  Daha sonra tekniğimi farklı bir üslupla çalışarak bugüne kadar kopya edilmesini önledim fakat 32 yıl sonra yüzde 50 sinin çözülmeye başlandığını görüyorum. Görsel sanatlarda tekniğin bir önemi yoktur önemli olan ortaya neyi nasıl koyduğundur ki, bunu da yaptığım çalışmalarım ile  sergiliyorum. Soyut tekniğimde ise daha farklı bir yol izledim ve resimlerimde, bugün çok çarpık ve düzensiz giden dünya düzenindeki olumsuzlukları, kendi estetik lekelerim ve biçimlendirmemle ortaya koyuyorum. Benim soyut resimlerimde dengesizlik içinde bir denge vardır ve ortaya albenisi olan bir çalışma koyabilme kaygım da yoktur. Richter’in nasıl ki kendine özgü bir leke kaygısı varsa, bende de kendime ait bir leke kaygım vardır ve bu nu renklerimle ve yarattığım lekelerin objeye öykünmeleri ile sağlıyorum.“

Şüphesiz Yücel Dönmez bugüne kadar ortaya koyduğu  faklı özgünlükleri ile resim, protest sanat, land art, dijital art performansları ve bugünlerde  gördüğümüz yapay zeka çalışmaları ile görsel sanatların  yaşayan en ilginç sanatçılarından biri olduğunu kanıtlamıştır. Dünyada kar üzerine ilk resim yapan sanatçı olarak ve dünyada dijital resim konusunda ilk kişisel sergiyi (2001) yapan sanatçı olarak Dönmez dünya sanat tarihinde adından ilkleri ile bahsedilecek önemli bir konumadır.  

ADA

Ege’ye…

BETÜL AŞIK

Başrolünü Türkan Şoray ve Rutkay Aziz’in üstlendiği Ada adlı film ayrı dünyaların insanlarına ayna

oluyor…

“Ayrı dünyalar” içi geçmiş bir klişe evet. Aslında dünyalar ne kadar ayrı olabilir? Bu bizim

yanılsamamız mı yoksa…

Türkan Şoray’ın yerine Zuhal Olcay’ı görmeyi isterdim filmde. Bu tip filmlere Zuhal’in donuk tavrı,
mimiksiz yüzü daha çok yakışıyor bence. Türkan’ı kafamda taşlaşmış “al yazmalım” formundan
çıkaramıyorum bir türlü! Kafasında bir tülbent, gözleri yaşlı ve titreyen dudaklarıyla bir şeyler
mırıldanacakmış gibi sanki. Zuhal ve Türkan’ın arasında 12 yaş var ama makyajla hallolabilirdi.
Martıların dansıyla başlayan film iki hatta üç insanın var olma çabasını dallandırıp budaklandırmadan

yalın ve en çıplak haliyle gözler önüne seriyor.

Film bir ressam, ressamın domestik ruhlu eski eşi ve kızının etrafında dönüyor. Kız babasına çekmiş,
özgür ruhlu, hayallerinin peşinden gitmeyi tercih edecek kadar cesur ve yarınlara tutsak değil. Anne
baba boşanmış. Anne çalışıyor, şehir hayatının konforunu tercih etmiş, baba ise adada kafasında

yarattığı kalabalıkla “tek” başına yaşamayı tercih etmiş bir bohem ruh.

Sanatçıları yalnızlık korkutmaz zira onlar aslında çok kalabalıktır. Her şeye anlam yüklerler. Yerdeki bir
taş parçasının bile bir anlamı vardır, rüzgarın, sessizliğin, yukarıdan yavaş yavaş yere süzülen bir

martı tüyünün de…

Kafaları doludur o yüzden insana ihtiyaç duymazlar. Oyun oynamayı da severler. Olmayan bir
duyguyu var olarak da gösterebilirler kendimden biliyorum yoksa şizofren miyiz biz ��  Yoksa tehlikeli
midir onlar. Hayır demek istediğim o değil, onlar büyümeyen çocuklardır ama şunu unutmayın çocuk
kalmak gibi bir dertleri yoktur gerçekten çocuktur onlar. Çocuk olmasalar şiir yazmaz, resim yapmaz,

müzik sevmezlerdi.


 

Filmde adam çocuk, kadın anne… En az anne kadar endişeli… Endişeli bakışları adamı yoruyor.

Yarın kaygısı, insan kaygısı…

Bu arada film Burgaz Ada’da çekilmiş. Sait Faik’e de bir selam var filmde malum Onun adası.
Burgaz’ın kendine has bir dinginliği vardır. Kadın adaya gidiyor ve eski kocasıyla bir yokuş çıkıyorlar, o
yokuşun tepesinden karşıdaki küçük adaya dönüp baktığınızda gerçekten türlü hayallere kapılmanız

olasıdır, tabloyu andırır o manzara.

Ve tabii faytonlar! Beni adadan soğutan şeydir atların kaldırılması. Kimse hayvan hakları demesin,
neticede at bir binek hayvanıdır, henüz evde at besleyen görmedim yani. Kötü bakılıyorlar deyip
adanın süsleri olan canım faytonları kaldırıp yerine elektrikli saçma minibüsleri koydular kaç sene
önce. Adam gibi baksaydınız ve kalsaydı o atlar. Sonra o atların sucuk olduğu söylentisi de yayıldı ya

neyse!

Filmde kadının eski ressam kocasıyla flashbackleri var sık sık. Birinde tartışıyorlar ve kadın adadaki at

pisliği kokusundan şikayet ediyor oysaki güzel bir kokuydu o.

Filme dönersek, anne ve kız anlaşamıyor. Kızın da okul ve sanatsal hayalleri var. Anne oldukça klasik
bir bakış açısına sahip ve kızını eski eşinin etkilediğini düşünüyor ve adaya Onunla kızlarının
geleceğiyle ilgili konuşmak için gitmeye karar veriyor ama konuşamadan dönüyor. Eski eş anneyi tüm

içtenliği ve kibarlığıyla karşılıyor. Şu cümle çok güzeldi (Rutkay ve Türkan adamın evi önünde dururlar

ve kadın adama bakar)

Rutkay: “Neden öyle bakıyorsun bir yabancıya bakar gibi…”

Evet tıpkı bir yabancıya bakar gibi. Biz de bakmışızdır birilerine yabancıya bakar gibi. Hayatının en
büyük ve en anlamlı parçasıyken kesip attığın tırnak mesabesine düşen biri ya da birileri olmadı mı
hiç? Oldu değil mi? Ve gittikleri zaman büyük bir de kambur bırakırlar geride sonra ya şair olursun ya

da romancı!

Bu filmdeki ressam dostumuz aynı zamanda balık da tutuyor aklıma balıkçı ressam Alfred Wallis geldi,

Ona da selam olsun.

Sanatçı milleti zordur aslında. Kırmızı çizgileri çok serttir, pire için yorgan yakar, saplantıları da vardır.
Saplantılı düşünebilirler aslında acı çekmeyi severler (severiz). Kaostan doğururlar eserlerini. Dünya
avuçlarının içindedir Tanrı’nın verdiği ilmi derinliği taşırlar içlerinde o yüzden yarın kaygısı taşımazlar

kimseye minnet de etmezler.

Aşık olmayı severler, aşktan da beslenirler çünkü, derinliği olan her duygu onların besin kaynağıdır.
Muhaliftir hatta kendine bile. Eski şiirlerimden ya da kitaplarımdan birini getirseniz eleştirecek tonlarca

şey bulurum o yüzden eski yazdıklarımı asla okumam.

Kafeste de tutamazsınız onları. Kafes deyince aklıma Osmanlı’da alimlere verilen ceza geldi. Suç
işleyen bir alim (okumuş tayfası) cahillerin koğuşuna atılırdı. Bir alime ya da sanatçıya en büyük ceza
değil midir cahille aynı yerde kalmak. Çok akıllıca bir ceza olmuş çünkü suç işleyen alim sayısı

neredeyse yok gibi bir şeymiş o zamanlarda.

Filmin sonunda ne mi oldu? Adam balık pişirdi, şarap içildi aralarda flashbacklerle sanata atıflar

yapıldı, kadın ve adam yakınlaştı ama olmadı.

Sebep; kadın adamı sevdiği halde güdük bakış açısı yüzünden tekdüze hayatına geri döndü. Birlikte
yaşamaya karar verebilirlerdi. Belki de bir sanatçıyla yaşamak cesaret istiyordur. Sanatçı aslında
korkutucu bir ruha sahip değil mi? Düşünsenize kafasında dünyalar taşıyan biri var karşınızda ve size
elindeki bardağı gösterip içindeki sudan bahsediyor ama aslında bahsettiği şey asla o su değil.

Evet, bir saatlik filmin sonunda kadın adamla kalmaya cesaret edemedi.

Korkularıyla yüzleşmek ona pahalıya patladı çünkü aslında aşık olduğu adama vapurdan el sallayarak
yalnız ve mutsuz dünyasına yelken açtı, adamsa yalnızlık ve umuttan beslendiği ama eğlendiği

“kalabalık” ve mutlu dünyasına döndü.

Peki, bu kafadaki iki insan birlikte bir ömür sürebilir mi? Maalesef hayır. Tecrübelerime dayanarak
söylüyorum ki günün sonunda gerçekten bir yabancıya bakıyor gibi bakıyorsunuz. Yazı yazıyorsun
mesela, biri kapını tıklatıp içeri giriyor yüzüne bakıyor, arayıp bulamadığı bir eşyayı soruyor. Belki bir
kumanda belki davulunun bageti. Sonra geri dönüp kapıyı kapattığında “kim bu” diyorsun… “ben

neden buradayım?”

Ve evlilik ya da birliktelik bir anı olarak kafandaki hatıralar bölümüne iliştiriliyor. Hepsi bu.
Film bunu tüm içtenliğiyle anlatmış. Keşke daha uzun olsaydı, uzun bir şey için Nuri Bilge Ceylan’ın

İklimler filmini kesinlikle öneririm.

SANATÇININ HAYATI KOLAY OLABİLİR Mİ; MOULİN ROUGE


BETÜL AŞIK

1954 yapımı Moulin Rouge…O dönemde romantik ama bugün psikolojik gerilim

diyebileceğim bir film.

Filmin ardından sanatçının hayatı kolay olabilir mi diye düşündüm. Sevdiğim
birçok sanatçı geçti aklımdan ve hiç birinin hayatının kolay olmadığını hatırladım.
Öyle ki içlerinde umutsuzluğa düşüp intihar edenleri de vardı. İşte bu filmde de
aslında bir intihara rastlıyoruz. İlla kafasına silah dayamak, denize atlamak ya da
bir kutu hap içmekle olmuyor bu iş. Kendini yalnızlığa hapsetmek belki de en

acıklı olanı.

Film 1800’lerin sonlarına doğru ünlenen Fransız ressam Henri de Toulouse
Lautrec’in hayatını anlatıyor. 36 yıllık hayatında ölümsüz eserler veren ressamı da
ressam yapan bir çilesi vardı. Bu çile olmasaydı resim yapmak belki de hobinin

ötesine geçmeyecekti.

Köklü bir aileye mensuptu ta ki çocukken bir kaza geçirene kadar. Kaza neticesinde
bacaklarının uzaması durur ve kısa bacaklı bir adam haline gelir. Bunu
doktorlardan ilk duydukları anda anne ve babasının arasında gerginlikler yaşanır.
Çünkü anne ve baba kuzendir. Bacaklarının eski haline gelememesindeki temel
sebep; büyük oranda akraba evliliğidir. Bir sakat çocuğa daha tahammül
edemeyeceğini itiraf eder baba ve evi terk eder. Lautrec’inse yakın çevresi
tarafından duyduğu duyacağı tek şey; korkunç bir cüce olduğudur.
Doğup büyüdüğü toprakları terk etme zamanı gelmiştir. O da dönemin ünlü
ressamlarından olan Van Gogh gibi Post empresyonizm akımına dahil olur öte

yandan afişin de bir sanat eseri olabileceğini kanıtlar.

Lautrec hemen her akşam Moulin Rouge pavyonuna gider. Çok içer ve içerken de
boş durmaz, dans edenlerin ve pavyondaki diğer tiplerin resmini yapar. Bu resimler
onun geride bıraktığı yapıtlardır aynı zamanda ve filmde rol alan karakterler de

birebir aynıdır neredeyse.

Gelelim bizim tabirle zurnanın zırt değdi yere… Aşk! Evet O da aşık olur… Hem
de bir hayat kadınına. Hayat kadınına aşık olunmaz mı? Olunur elbet. Ama bu

kadın Lautrec’e hayatı zindan edecektir.

Psikolojik kısım neredeyse 30. dakikadan sonra başlıyor 2 saatlik filmimizde…
Sokakta karşılaştığı kadına korumak için sahip çıkıyor ressam. Evine kadar
getiriyor. Ama kadın tam bir arıza! Lautrec yalnız yaşayan ve kalbi kırık bir
adamken bu kadına rastladı… Ne olmalıydı? Sabahları şarkı söyleyen bir adama
dönüşmeliydi. Dönüştü de ama bu uzun sürmüyor filmde. Kadın çok kompleksli.
Çıktıkları bir yemekte adamın soylu bir aileden geldiğini öğreniyor ve adamı
aşağılamaya başlıyor. Ressam bacaklarının kısalığına alışmış gibi görünse de işin

aslı öyle değil. Bazı insanları gülerken görürüz, tebessüm yüzlerinden hiç eksik
olmaz fakat madalyonun diğer yüzünü hiç düşünmeyiz. İşte ressam da onlardan

biri.

Ressam samimi duygularla kadına yaklaşırken kadın en çirkef haliyle onu bir
şekilde itiyor. Hastalıklı bir ilişki başlıyor aralarında. Bir gün kadın evden çıkıyor
bir saat sonra döneceğini söyleyerek. Fakat gelmiyor. Ressam camdan her
baktığında gördüğü tek şey; sokak lambasının aydınlattığı boş bir sokak!
Bu boşluklarda diyoruz ki, sanatçıyı sanatçı yapan bu acılar mı? Evet, yeteneği
varsa insanın birçok şey huzur içinde vücut bulmuyor. Özlem, uzaklıklar, bazen
gereksiz yakınlıklar bir sanatçının doğumunu sağlıyor. Bu anlamda örnek
gösterdiğim yegâne isim Kafka’dır. Onun da derdi babasıylaydı ne ilginç ki
ressamın da derdi aslında babasıyla. Mozart’ın da öyleydi!

Ressam sevilmediğini iyice anlamıştır, bir sabah dışarı çıkar. Ressam dostlarına
rastlar ve masalarına oturur ve her zaman ki gibi konyak söyler. Arkadaşlarına karşı
öfkeli konuşur öyle ki bir arkadaşının Louvre Müzesine gitme teklifine karşılık

oranın bir mezarlık olduğunu söyleyecek kadar.

Çünkü o bir “cücedir” ve sevdiği kadın onu bırakıp gitmiştir. Üstelik kadının onu

sevmediğini bildiği halde aklı hep ondadır!
“Bu adam Mona Lisa’nın evne mezarlık diyor!”

“Ünlü Mona Lisa dünyanın en güzel resmi. Şu anda Leonardo’nun önünde diz

çöküp ona teşekkür edebilirim.”

“Dünyanın en güzel resmi olduğunu nereden biliyorsun? Ve Leonardo’nun

yaptığını nereden biliyorsun?”

“Nereden mi biliyorum? Çünkü hissediyorum. Hem de tam yüreğimde

hissediyorum.”

“Ben de yüreğimde ukala olduğunu hissediyorum ama öyle biri değilsin.”
“O gülümsemeyi nca Leonardo resmedebilirdi. Kadının gözleri bile gülümsüyor.”
“Göbeğiyle gülümsese bile, bu onu Da Vinci’nin resmettiğini göstermez.”
“Ama teknik, fırça izleri her şey onun imzasını taşıyor.”
“Saçmalama, Mona Lisa’nın Leonardo’nun olduğunu bilmenin tek yolu
var.Üstünde ismi yazan küçük pirinç bir plaka. İyi günler beyler ben gidiyorum.”

“Onu bu kadar mutsuz eden kim acaba?”

Bu diyaloglardan hangisinin Lautrec’e ait olduğu ortada. Filmde en sevdiğim

bölümden birkaç diyalogtu.

Bu arada ressam her gece gittiği pavyonun fişlerini yaparak afiş kavramını farklı bir

boyuta taşırken pavyon sahibi de köşeyi döner.

Sonuç olarak;

Ailede başlayan mutsuzluk yerini yalnızlığa bıraktı… Resimler, boya kokuları ve
içki şişleri arasında geçen hayat… Ardından bir kadın, onun ardından bir kadın
daha… Ressam genç yaşta hayata veda etti son nefesinde mutluluğu yakalayarak.

Babası gelir ve ölüm döşeğindeki oğluna şöyle der;

“Tabloların Louvre Müzesine asılacakmış, duyuyor musun beni? Seni

anlayamamışım bağışla beni.”

John Huston’un yönettiği filmde resamı Jose Ferrer canlandırıyor. Muhtemelen
çekimler boyunca dizlerinin üzerinde yürüdü. Hepsine selam olsun.

GÖRSEL SANATLAR PİYASASINDA KAFA KARIŞTIRICI DURUMLAR

Sunal Gemici

Görsel sanatlar piyasasında öteden beri gelen bir takım şaibeler, son zamanlarda sanata yatırım yapanları da araştırma yapmaya yöneltti. Örneğin bakıyorsunuz şimdilerde yaşamayan bir sanatçının müayedelerde piyasaya sunulan resimleri, şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir üslubu ve sanatçının kendine özgü çalışmalarını yansıtmıyor. Burada ortaya bir sahtecilik var mı şüphesi de  çıkıyor fakat, bunu araştıracak  kimseler de yok… Piyasada dolaşan iddialara göre bazı  sanatçıların adına bastırılmış olan kitaplar olabilir ve  kitaplardaki eserlerin de sanatçının yaptıkları ile ilgisi olmayabilir.  Hani sanatçının resmiyle bir fotoğrafı olur veya o eser varsa belgesi sanatçının aşivinde bulunabilir.

Bu konuya el atması gerekenin sahtecilikle mücadele eden emniyet birimleri olması gerekiyor fakat ülkemizde sanat piyasası için böyle bir gereksinme olmadığı için de  kimselerin umurunda olmuyor…

Görsel sanatlarımızdaki diğer bir durum da, taklitçilik meselesi; ne yazık ki görsel sanatlar piyasasında yaratılan bir amatör borsa zihniyeti, ortaya bir takım yetersiz sanat eserlerinin sanki çok önemliymiş gibi sunulmasına yol açtı. Bu durum elbette ki günün birinde patlayacak ve yanlış yatırım yaptıklarını anlayacak olan koleksiyonerlere zararı dokunacaktır.

Sanat piyasasında genç sanatçılar mutlaka desteklenmelidir fakat, piyasaya dün girmiş olan ve hemen beş on bin dolara resim satmak isteyenleri de çok iyi araştırmak gerekiyor… Sanatçım bakıyorsunuz, Batı’dan bir sanatçının ya yakın kopyalarını veya  taklitçiliğini yapıyor ve de sanat galerisi unvanını kazanmış olan  bazı özel kuruluşlar da bunları pazarlamak için, gerçek sanat üretenleri yok sayarcasına körüklüyorlar. Geçmişte bu durumlar sık sık meydana geldi ve her seferinde bir çok sanat yatırımcısı ve koleksiyoner piyasadan çekildi. Çünkü sanat piyasası sahteciliği ve taklitçiliği desteklemez, desteklememelidir de. Eğer bir sanatçıya yatırım yapılacaksa, o sanatçının önce ne yaptığı ve ortaya ne tür eserler koyduğu ve sanat felsefesinin ne olduğu araştırılmalıdır. Sanatçı herhangi önemli bir sanat eleştirmeninden övgü almış mı (Burada bir dur demek gerekiyor, çünkü ülkemizde sanat adına sanatçıdan veya galeriden aldıkları para karşılığında yazı yazanlar da vardı ve hala da var olduğu biliniyor. Bu yüzden de sanat eleştirmenliği müessesesi bir türlü gelişmedi. Gerçek eleştirmenler de gerçekleri yazmaktan kaçındılar, sanat piyasasında düşman edinmek istemedikleri için…

Diyeceksiniz ki Batı da da taklitçilik yaygın. Doğrudur bugün uluslararası müzayede kuruluşlarında da manipülasyon meydana geliyor   Fakat manipülasyon ile değeri yükseltilen sanatçıların devamlılığı olmuyor. Örneğin sanatçının bir yakını müzayedeye satın alma garantisi verebiliyor ve müzayeden satın alıyor. Bu durumda da aradaki komisyonu, vergisini de ödemiş oluyor ve bunu birkaç defa yapabiliyor fakat  her seferinde ödeyeceği fark bir kayıp olacağı için de bu durumlar geçici olarak meydana gelebiliyor sonrasında ise, o sanatçının ne adını ne de sanını duymuyorsunuz… Belki bu sayede  çok yatırım yapılarak ün kazandırılmış olan sanatçılar da olabilir fakat onlar da zamanla sanat tarihçiler ve gerçek sanat eleştirmenlerince ele alınarak, sanat tarihine mal olmaları önlenmiş oluyor. Yoksa eserini, manipülasyonla yüksek değere ulaştırmış sanatçılar sanat tarihine mal olabilirse o zaman sanat tarihinin de işlevi yok edilmiş olmaz mı…Bugün ülkemizden dünya sanat tarihinde gelecekte adı geçecek olan bir sanatçımız var o da, 1968 yılında ilk kar resmi denemesini yapmış olan Yücel Dönmez’dir. Bugün Chicago’da Rosenthal Fine Art, Türkiye’de ise DGARTPROJECT galerinin temsil ettiği sanatçımız, 1968 yılında kar üzerine ilk resmini yaptı ve ünlü fotoğraf sanatçısı Mehmet Avcıdırlar belgeledi, 1975 yılında ise sponsor desteği, ile ilk biyük kar resmi denemesini Uludağ’da yapan sanatçı o zaman TRT tarafından da canlı olarak belgelendi ve Sanat Çevresi programında yer aldı. Daha sonra Kültür Bakanlığımız tarafından Özal döneminde Türkiye’ye davet edilen Dönmez , Amerika’dan gelerek Uludağ’da bir kar resmi etkinliği yaptı ve TRT tarafından belgelenen bu çalışma Eurovision tarafından da Avrupa da bazı televizyonlarda yer aldı.

Chicago’da çalıştığı galerinin sanatçılar listesinde adı dünyanın çok ünlü sanatçıları arasında geçen Yücel Dönmez, ülkemizdeki manipülasyon yapanlar ve resim piyasasındaki dolandırıcılar yüzünden, bugüne kadar defalarca mağdur edildi ve bu yüzden de piyasası bir türlü hak ettiği yere ulaştırılmadı. Ülkemizde ki sanat piyasası ne yazık ki, bazı ehliyetsiz ve sanatın değerinin nasıl belirlendiğini bilmeyen birileri tarafından sabote edilerek, resim piyuasasının poster  piyasası haline gelmesine neden oldular. Yücel Dönmez’in 50×70 cm kağıt işleri Türkiye’de en fazla 30 bin TL ye satıldığı halde, Amerika’daki fiyatları, 2500 dolar.

HAYALET PORTRE MODASI????????

Görsel Sanatlarımız Üzerine Mizahi Yorum

Art Kritik-1

Genellikle Amerika’da Hallowen (Cadılar günü) gününde kullanılan hayalet imajlar, aynı zamanda çağdaş sanatçılar tarafından da kullanılıyor. Bizde de bu modaya uyan sanatçı, Ali Elmacı olarak görülüyor.

ALI ELACI’NIN GHOSTLARINDAN ORNEKLER SLAYT SHOW

Batı’dan alıntıların moda olmasını hayalet portreleri ile de gördüğümüz için, kıvançlıyız(!) sağolasın Elmacı, sen de olmasaydın bu konuda çok geç kalmış olacaktık. Yalnız bu modayı keşke bize uyarlanma açısından düşünseydiniz. Örneğin, davul çalan ghost veya, nargile için ghost, hani düşününce o kadar çok model ortaya çıkar ki. Hem de mizah kaygısını da gidermiş olurduk.

Olmadı şimdi. Yani bir anda ülkemizde Batı’lı mizah üreticisi sanatçılardan esinmelerin yoğun olduğu bir zamanda, ghostlar ile ekrana çıkmak biraz konuyu ucuzlatmadı mı… Örneğin ghostlar pankartlar ile bir yürüyüşü canlandırabilirdi, hiç değilse bir konuya parmak basarak, mesaj vermiş olurdunuz. You Tube da ghost portresi nasıl çizilir diye video da var. Ayrıca hayalet posterleri alış veriş sitelerinde bolca var her şekilde. Bence bu kadar rekabetin içerisinde, hayalet portresi yapmak nasıl aklınıza geldi, tebrikler. Güç sembolünü, birilerinin güç kullanmasını geçmişte ağızlarında bıçak tutan portrelerle ortaya koymuştunuz ve Internette aynı portre fikirlerinin başka sanatçılar tarafından zaten kullanılmış olduğu da görülüyordu. Neyse elbetteki isteyen sanatçı istediğini, istediği şekilde ortaya koyar ve eleştiri müessesesi de, gerek ciddi ve gerek mizah kullanaral eleştirisini yapar. Bundan rahatsızlık duyanlar da, şapkalarını önlerine koyarak üç kere düşünebilirler, nerede yanlış yaptık diye. Sanat piyasamıza bir ghost girmesi inşallah hayırlı olur ve hayıra yorulur. Selametle…

BETUL ASIK -YENI YAZISI

BAY TURNER
Bugün bir arkadaşımdan aldığım ilhamla Godard’ın Serseri Aşıklar adlı filminden bahsetmek
istedim ama içimdeki bohem ses “kaç gündür yazmak istediğin şu Mr. Turner’e öncelik ver”
dedi.
Bay Turner, ressam J.M.W. Turner’in hayatının son 25 yılını anlatan ödüllere doymamış
harika bir film. Hele baş rol oyuncusu Leonard Spall efsaneydi ki sanırım bu rol Ona Oscar
kazandırmıştı.


Filmin intro müziğine bayıldım. Ve aslında aynı ya da benzer müzikleri özellikle filmdeki doğa
manzaralarını izlerken çok duyacaksınız. Müzikler Gary Yershon’a ait.
Öncelikle Turner’den bahsetmem gerekirse, romantik dönemin ses getiren ressamlarından
biriydi. Romantikler enteresan tipler gerçekten. Bu akımın öncülerinden Caspar David’in
Bulutların Üzerinde Yolculuk adlı tablosuna fantastik şiir yazdığımı hatırlıyorum. Fantastik
öğeler de barından bu resimlerde gerçekten insanı içine çeken bir şey var.
Bay Turner resme aşık ve eskiz defterini hiç elinden düşürmüyor ve doğa resimleri yapıyor.
Romantik akımda gerçekçilik olduğu kadar fantastik anlatım da vardır ve resme bakarken
gerçekten bir bilinmezliğe doğru da akıp gidersiniz.

Turner’in bir meşhur hikayesi de şöyle; çok daha etkileyici fırtına resimleri yapmak için
kendini bir geminin direğine bağlatıp fırtınanın etkisini iliklerine kadar hissetmek istemiş. Kar
ve fırtına sonrası bronşitle sonlanan macerası işe yaradı mı bilinmez ama son eserleri
maalesef anlaşılmaz ve alay konusu olur.
Kendini direğe bağlatırken şunu düşündüm; gerçek sanatçı hissetmediği-yaşamadığı-
duyguları da yansıtabilendir öyle değil mi? Ben bir kediyi konuşturabilirim ve bunun için kedi
kılığına girmem gerekmez. Turner’in bu eyleminin tamamen ruhsal olduğunu düşünüyorum.
Bohemler deliliği de sever ve bundan beslenir. Onlar özgür ruhlardır, özgür ve büyümeyen
çocuklar. Elini de kesebilirdi!
Bir aralık kendinden yaşça büyük bir kadınla ilişkisi oluyor bu bohem kafanın… Aşkı karşılık
buluyor ve birbirlerini çok seviyorlar. Salt sevgi değil, soylu bir uyum bu, birbirini tamamlama
gibi bir şey.
Filmde şaşırtıcı nahif diyaloglar duyacaksınız ve doyumsuz sanat tartışmalarına şahitlik
edeceksiniz.
Başlarda babasıyla olan bir hayatı da var. Ve şu cümlesini unutmuyorum; “Babam ahmak
rolü yapmayı çok sever, esasen çok zeki bir adamdır”
Ve filmde Scarlet kırmızısını duymak çok hoşuma gitti. Çoğu insan bilmez scarlet kırmızısını
ressamlar hariç. Benim de sevdiğim bir kırmızıdır. Derinlerinde turuncuyu barındırır.
Film iki buçuk saat sürüyor ve her sahnesi göz ve ruh doyuruyor. Yazmak yetmez. Resim ve
ressamların çekişmesi! Resim teknikleri, o zamanlar kullanılan resim tozları ve daha ne
detaylar.
İşte bir resim alıcısının ağzından tablo yorumu: “Çok davetkar, ben tam merkeze
yerleştirilmiş olan sütundan çok etkilendim. Karanlık bir arka fonun üzerinde harika bir zıtlık
yaratarak köşelerdeki kırmızı ve sarı renklerle de büyük bir uyum içerisinde. Bu parlak ışık
bize Tanrının varlığını ve en kötü zamanlarda bile umudun var olduğunu kanıtlar nitelikte
sanki çok etkileyici.”

Filmden beni güldüren bir cümle “Mesleğinizi sorabilir miyim” diyor doktor Turner’e. Verdiği
cevap: “başıma bela almak.”
Ve film bir bilinmezlikle biter.

SANATIN GELECEĞİ BİR KADININ YÜZÜNDE

BETÜL AŞIK

Herkese sevgiyle MERHABA! Buradan tiyatro, sinema, resim, şehir içerikli yazılarımla sizlere konuk olacağım. İlk yazı olarak ressam Modigliani’nin anlatıldığı film hakkında yazmak istedim.

Önce; bu filmi bana hatırlatan ve sıkı bir Modigliani hayranı olan arkadaşıma buradan da sevgiler…

Modigliani yani kısaca Modi kimine göre sorumsuz, kendini yok etmiş bir ressam. Kimilerince anlaşılmamış bir adam, bana göre de anlaşılma kaygısı gütmeden yaşayan, tutkuları ve hisleriyle yön bulan bir sanatçı. Bu tip insanların yalnızlığı tercih etmeleri gerektiğini her zaman söylerim. Çünkü Onun düşünmesi gereken şeyler çok daha fazlasıdır. Yüzeysel şeylerle boğuşmaktan kaçarlar.

Mozart dinlerken bir an Tanrı’nın sesini duyduğumu düşünürüm. Onun verdiği ilhamla ortaya çıkar bir şeyler; besteler, yazılar, resimler, renkler. Metin Akarslan hocam “biz kopistiz” derdi.

Modi dönemine göz gezdirirsek, eserlerine baktığınız an Lautrec desenlerine rastlarsınız. Eser bir başka eseri besler bunu unutmamak gerek. Ben de yazı yazarken klasik müzik dinlerim mesela. Bir ressamın dramını izlemek isteyen Lautrec’in hayatını incelesin filmi ile alakalı yazmıştım geçen senelerde, bloğuma göz atabilirsiniz (Moulin Rouge 1952 yapım film, başka filmlerle karışmasın 1952 yapım). Şaşılacak bir hikayedir. Yine o dönemde benim de çok sevdiğim Picasso’ya rastlıyoruz. “Yaşlı Gitarcı”, “Diz Çökmüş Dilenci Kadın” gibi dramatik eserlere de imza atmış olan Picasso, arkadaşımın da dediği gibi; ezeli düşman, ebedi dosttur Modi ile… Ressamlar arasındaki bu inanılmaz ve aleni sürtüşmenin sebebini yazarlara nispeten daha dışa dönük ve cüretkâr olmalarına bağlıyorum (yakınımda da şahit olduğum için) 🙂 Yazarlarda da kibir olur ama ressamlarda çocukça bir kavga hali vardır. Biri kalemiyle savaşırken iç dünyasında, diğeri hem tuvali döver hem de dostunu…

Yine dönemin bir eksprestyonisti de; Constant Permeke. O’nun eserleri de benzer nitelikler gösterir. Hislerle ortaya çıkan eserler bunlar, dışavurumcu delilerin eserleri desenin çok ötesindedir, çizgiler yetmez bazen anlatmaya bir şeyleri. Yazar olarak kim? Tabi ki Kafka! Yönetmen için Bergman diyebiliriz ve Tarko… Akım benim sevdiğim akım olunca laf bitmiyor. Seviyorum bu adamları ve onları anlamaya çalışan kafaları. Beni kusursuz çizilmiş bir portre ya da meyve tabağı hiçbir zaman etkilemedi ya da Ayvazovski’nin kusursuz dalgaları! Normalde “kusur/eksik” olarak tanımlanacak şeyler keşif yolumu açıyor. Bazıları der ki, akademik eğitim yaratıcılığı öldürür. Sizce?

Modi’ye dönersek;

Film bir kadının gözyaşlarıyla başlıyor. O kadın Modi’nin bebeğinin annesi ve “sevdiği” kadın. Tırnak içinde yazıyorum çünkü Modi herkesi sevebilir. Kadının ailesi Modi’den hiç umutlu değil ve ayrıca Musevi olduğu için de onlar için büyük sorun.

Ve kadın diyor ki; “aşkın ne olduğunu biliyor musunuz?” Bence herkesin kendi tecrübesi nispetinde cevap bulacağı bir şey. Net bir tanımı olduğunu düşünmüyorum. Kimi için gökyüzünün mavisiyken, kimi içinse denizin mavisidir belki.

Anlıyorsunuz filmin bu karanlık sahnenin etrafında döneceğini. Ama bu Modi! Anı yaşayan ve bizim göremediğimiz hissedemediğimiz belki de yıllarca vereceğimiz emeğin neticesinde hissedeceğimiz şeyleri o bir gecede yaşıyordu. Sıradan birinden büyük şeyler düşünmesini bekleyemezsiniz, büyük düşünenden de güdük bir bakış açısı bekleyemezsiniz. Sanatçı “görmesi gereken” şeyi görmek yerine kimsenin görmediği şeylere takılabilir.

Filmde en iyi dövmecilerin ressamlardan çıktığını bir kez daha görüyoruz. Ayrıca Picasso’yu filmde biraz itip kakmışlar gibi geldi bana ya neyse, özne Modi olunca öyle oldu sanırım. Bu arada Devlet Tiyatrolarında uzun zamandır Bir Picasso oyunu oynuyor, tavsiye ederim.

Modi’nin şair olduğu vurgusu da var filmde. Ya da Ona şairane bir giriş yazılmış da olabilir, sahip olduğu tutkuyu bu şekilde tasvir etmişlerdir. “Sanatın geleceği bir kadının yüzünde” derken yine bir ruh arayışı içindeydi belki de.

Ve Picasso ile aynı mekandadır, birbirlerine sataşırlar. Modi der ki; “söyle bana Pablo, aşkı nasıl küpe çevirirsin?” Ağzında bir gülle tıpkı bir amigo gibi insanları da tezahürata davet eden Modi tüm bu oyunların sonunda istediğine kavuşacak mı? Peki ama Modi’nin istediği şey neydi? Aslında hiçbir şey… Dümdüz yaşamak sadece. Toplumda yaşadıkların seni değiştirmiyor mu? Hep bir derdin olmuyor mu anlatmak için. Ve bunu dümdüz de anlatamıyorsun. Sırlıyorsun işte! Ya gözü yok, ya kaşı yok, eli yamuk, burnu yok! Ruhsuzluk daha nasıl anlatılabilirdi?

Ama şöyle diyor Modi bu da ilginç bir tespit: “seni seviyorum Pablo, kendimden nefret ediyorum”

Bu söz geçmişte yaşayanların sözü gibi durmuyor mu? Muhtemelen Modi geçmişte yaşıyordu… Kafka da kendinden nefret eder mesela, bir de babasından. Hep kendini babasıyla kıyaslar. En sonunda yok eder kendini bir şekilde. Bu tip insanlara ruhsal açıdan yetmeniz çok mümkün değildir genelde. Küçük çocuk gibidir onlar. Küçük bir çocuğun anlaşılmak gibi bir derdi olabilir mi? Gelecek kaygısı? Saçma sapan endişeleri. Ölmekten de korkmaz… Derdi varsa ya ağlar ya kırar döker…

Mozart’ın hayatını da okuyun. Amadeus filmi ve oyunu harikadır ama eksiktir. Kız kardeşiyle olan mektupları mesela inanılmazdır. Dev bir bestecinin içinde beş yaşında bir çocuk vardır.

Picasso’ya soruyorlar “Onun hakkında ne düşünüyorsun” diye, cevap veriyor düşünmeden “Tanrı”!

Çünkü Modi çok minnetsiz ve küstah bir adam! Özetlersem; sevgili Modi kendi kendini yok etmeyi göze almış biri ama bunun tabi ki farkında değil. Aslında dümdüz yaşayan normal biri. Alkol ve tütün bağımlılığı Onu sona yaklaştırırken çocuğunun annesi ise kendince bir savaş veriyor. Burada “kendince” lafı bir acziyete işaret mi? İşte şunu demek istiyorum bu adamların dünyası pek avuca sığdırarak tarif edilemez. Karşınızdakini anlamaya çalışırken yok olduğunuzu fark etmezsiniz.

Bu arada kızın annesi ve babası kaderi tartışadursun Modi ve “eşi” kendi dünyalarında yaşamaya devam ederler.

Kadının odasında Büyük Şapkalı Kadın ya da Şapkalı Kadın tablosunu görürüz. Bu esnada bir flashback devreye girer. Modi ve ileride çocuk sahibi olacağı kadın sınıftan çıkar. Adam kızın eskizlerini görmek ister. Kız Modi’yi çizmiştir. Modi der ki; “beni böyle mi görüyorsun?” Aslında orada kadının yüzeysel bakış açısına vurgu var. “Ben bu muyum yani, kusursuz keskin bir burun, bacaklar çok net, anatomi harika!” bu karşılıklar ancak akademide ya da ders aldığınız kursta değerlidir ve hocanız derki, “artık canlı manken çizebilirsin”. Gayet ruhsuz ve teknik değil mi?

Ve Modi kızın resmini yapmak ister. İşte zurnanın zırt dediği yer burasıdır. Kızın gözlerini yapmaz Modi. Şöyle der kıza; “Çok uzaklarda onları göremedim”… Yani diyor ki; “yanmadan gelme kızım bana!” Git Mesnevi oku, Nietzsche oku, Ulus Baker’i oku. Hah! Harbiden Modi=Ulus Baker. Yani bu kadar olmaz. Şimdi geldi aklıma, inanamıyorum. O da Spinoza’dan bahsederdi hep… Modi’nin Türk kalem versiyonu bence. Tabi bir yazar olarak o kadar dışa dönük olmasa da iç dünyasındaki çarpışmaları bence aynı… Ama Modi bir Mevlana değil, kim olursan ol gel demiyor adam. Adam olanın ruhunu görürüm diyor. Yüzeyselliğe savaş açmış Kimin umurunda!

Hasılı kelam; birkaç eksiği olsa da aslında 2 saat değil de 3 saat sürseydi belki de daha iyi olurdu… Modi’nin başına gelenler ve son sahne gerçekten üzerine şiir yazdırır. Ah Modi vah Modi yaktın beni Modi!

İzleyin görün.

Betül