YÜCEL DÖNMEZ’İN SOYUT RESİMLERİ, ÇAĞDAŞ SANATTA ÖZGÜN BİR ÜSLUP…

Betül Aşık

Görsel sanatlarda soyut çalışmalar, özgünlük açısından  sanatçıyı zorlayan bir üsluptur. Bu konuda Willem De Kooning, Gerhard Richter and Anselm Kiefer gibi isimler, kendi özgün üsluplarını ortaya koyarak, soyut çalışan çok sayıda sanatçıya da ilham vermiştir. Bugün Richter’i birebir kopya etmeye çalışan veya ona yakın çalışmalar ile gördüğümüz birçok sanatçının Richter ötesinde yeni bir şey ortaya koymadıklarını da görüyoruz. De Kooning takipçilerinin de yaptıkları aynen böyledir. Kiefer gibi çalışan sanatçıların sayıları da küçümsenmeyecek kadar çoktur. Bugüne kadar bu isimlerin dışında soyut sanatta Jackson Pollock üslubu da çokça denenmektedir. Soyut sanata baktığımız zaman çağdaş sanat içinde yorumlayacağımız başka teknik ve üslupları da görüyoruz. Fakat en etkili olanlarını da bu saydığımız isimler olarak ortaya koyabiliriz. İçinde figürler olan soyut çalışmalar konusunda ise, Francis Bacon, görsel sanatlarda sanatçılara ilham olmuş ve Bacon temelli çalışmaları ile birçok sanatçı da bugün satış olarak milyon dolarlar seviyesine ulaşmıştır. Bunlardan Romanya asıllı Adrian Ghenie örnek gösterebiliriz. Soyut sanatta daha birçok örnekler de vermek mümkün, sadece çok ön planda olan isimleri ele almakla yetindim.

Türk asıllı sanatçı olarak Yücel Dönmez, soyut resim çalışmaları ile farklı bir özgünlük ortaya koyarak kendi geliştirmiş olduğu akıtma tekniğini kullanmaktadır. Soyut çalışmaların sanatçıya daha fazla heyecan yüklediğini belirten Dönmez, “Kendi geliştirdiğim tekniği bugün dünyada yüzbinlerce sanatçı kullanmaktadır. Amerika’da The Art Institute of Chicago müzesinde 1987 yılında yaptığım 12 gün süren performanslarım ve bir ay süren mini sergim ile tekniğimin ilk dönemini  yaymaya başladım ve daha sonra 11 yıl Urban Gateways adlı sanat kuruluşu ile 70 bin öğrenci ve 20 bin veliyle workshoplar yaptım ve tekniğim yayılmaya başladı. 7 Milyon insanın da Amerika’nın ulusal televizyonu olan WGN ana haberlerinde, tekniğimin ilk dönemlerini izlediği tahmin ediliyor.  Daha sonra tekniğimi farklı bir üslupla çalışarak bugüne kadar kopya edilmesini önledim fakat 32 yıl sonra yüzde 50 sinin çözülmeye başlandığını görüyorum. Görsel sanatlarda tekniğin bir önemi yoktur önemli olan ortaya neyi nasıl koyduğundur ki, bunu da yaptığım çalışmalarım ile  sergiliyorum. Soyut tekniğimde ise daha farklı bir yol izledim ve resimlerimde, bugün çok çarpık ve düzensiz giden dünya düzenindeki olumsuzlukları, kendi estetik lekelerim ve biçimlendirmemle ortaya koyuyorum. Benim soyut resimlerimde dengesizlik içinde bir denge vardır ve ortaya albenisi olan bir çalışma koyabilme kaygım da yoktur. Richter’in nasıl ki kendine özgü bir leke kaygısı varsa, bende de kendime ait bir leke kaygım vardır ve bu nu renklerimle ve yarattığım lekelerin objeye öykünmeleri ile sağlıyorum.“

Şüphesiz Yücel Dönmez bugüne kadar ortaya koyduğu  faklı özgünlükleri ile resim, protest sanat, land art, dijital art performansları ve bugünlerde  gördüğümüz yapay zeka çalışmaları ile görsel sanatların  yaşayan en ilginç sanatçılarından biri olduğunu kanıtlamıştır. Dünyada kar üzerine ilk resim yapan sanatçı olarak ve dünyada dijital resim konusunda ilk kişisel sergiyi (2001) yapan sanatçı olarak Dönmez dünya sanat tarihinde adından ilkleri ile bahsedilecek önemli bir konumadır.  

ADA

Ege’ye…

BETÜL AŞIK

Başrolünü Türkan Şoray ve Rutkay Aziz’in üstlendiği Ada adlı film ayrı dünyaların insanlarına ayna

oluyor…

“Ayrı dünyalar” içi geçmiş bir klişe evet. Aslında dünyalar ne kadar ayrı olabilir? Bu bizim

yanılsamamız mı yoksa…

Türkan Şoray’ın yerine Zuhal Olcay’ı görmeyi isterdim filmde. Bu tip filmlere Zuhal’in donuk tavrı,
mimiksiz yüzü daha çok yakışıyor bence. Türkan’ı kafamda taşlaşmış “al yazmalım” formundan
çıkaramıyorum bir türlü! Kafasında bir tülbent, gözleri yaşlı ve titreyen dudaklarıyla bir şeyler
mırıldanacakmış gibi sanki. Zuhal ve Türkan’ın arasında 12 yaş var ama makyajla hallolabilirdi.
Martıların dansıyla başlayan film iki hatta üç insanın var olma çabasını dallandırıp budaklandırmadan

yalın ve en çıplak haliyle gözler önüne seriyor.

Film bir ressam, ressamın domestik ruhlu eski eşi ve kızının etrafında dönüyor. Kız babasına çekmiş,
özgür ruhlu, hayallerinin peşinden gitmeyi tercih edecek kadar cesur ve yarınlara tutsak değil. Anne
baba boşanmış. Anne çalışıyor, şehir hayatının konforunu tercih etmiş, baba ise adada kafasında

yarattığı kalabalıkla “tek” başına yaşamayı tercih etmiş bir bohem ruh.

Sanatçıları yalnızlık korkutmaz zira onlar aslında çok kalabalıktır. Her şeye anlam yüklerler. Yerdeki bir
taş parçasının bile bir anlamı vardır, rüzgarın, sessizliğin, yukarıdan yavaş yavaş yere süzülen bir

martı tüyünün de…

Kafaları doludur o yüzden insana ihtiyaç duymazlar. Oyun oynamayı da severler. Olmayan bir
duyguyu var olarak da gösterebilirler kendimden biliyorum yoksa şizofren miyiz biz ��  Yoksa tehlikeli
midir onlar. Hayır demek istediğim o değil, onlar büyümeyen çocuklardır ama şunu unutmayın çocuk
kalmak gibi bir dertleri yoktur gerçekten çocuktur onlar. Çocuk olmasalar şiir yazmaz, resim yapmaz,

müzik sevmezlerdi.


 

Filmde adam çocuk, kadın anne… En az anne kadar endişeli… Endişeli bakışları adamı yoruyor.

Yarın kaygısı, insan kaygısı…

Bu arada film Burgaz Ada’da çekilmiş. Sait Faik’e de bir selam var filmde malum Onun adası.
Burgaz’ın kendine has bir dinginliği vardır. Kadın adaya gidiyor ve eski kocasıyla bir yokuş çıkıyorlar, o
yokuşun tepesinden karşıdaki küçük adaya dönüp baktığınızda gerçekten türlü hayallere kapılmanız

olasıdır, tabloyu andırır o manzara.

Ve tabii faytonlar! Beni adadan soğutan şeydir atların kaldırılması. Kimse hayvan hakları demesin,
neticede at bir binek hayvanıdır, henüz evde at besleyen görmedim yani. Kötü bakılıyorlar deyip
adanın süsleri olan canım faytonları kaldırıp yerine elektrikli saçma minibüsleri koydular kaç sene
önce. Adam gibi baksaydınız ve kalsaydı o atlar. Sonra o atların sucuk olduğu söylentisi de yayıldı ya

neyse!

Filmde kadının eski ressam kocasıyla flashbackleri var sık sık. Birinde tartışıyorlar ve kadın adadaki at

pisliği kokusundan şikayet ediyor oysaki güzel bir kokuydu o.

Filme dönersek, anne ve kız anlaşamıyor. Kızın da okul ve sanatsal hayalleri var. Anne oldukça klasik
bir bakış açısına sahip ve kızını eski eşinin etkilediğini düşünüyor ve adaya Onunla kızlarının
geleceğiyle ilgili konuşmak için gitmeye karar veriyor ama konuşamadan dönüyor. Eski eş anneyi tüm

içtenliği ve kibarlığıyla karşılıyor. Şu cümle çok güzeldi (Rutkay ve Türkan adamın evi önünde dururlar

ve kadın adama bakar)

Rutkay: “Neden öyle bakıyorsun bir yabancıya bakar gibi…”

Evet tıpkı bir yabancıya bakar gibi. Biz de bakmışızdır birilerine yabancıya bakar gibi. Hayatının en
büyük ve en anlamlı parçasıyken kesip attığın tırnak mesabesine düşen biri ya da birileri olmadı mı
hiç? Oldu değil mi? Ve gittikleri zaman büyük bir de kambur bırakırlar geride sonra ya şair olursun ya

da romancı!

Bu filmdeki ressam dostumuz aynı zamanda balık da tutuyor aklıma balıkçı ressam Alfred Wallis geldi,

Ona da selam olsun.

Sanatçı milleti zordur aslında. Kırmızı çizgileri çok serttir, pire için yorgan yakar, saplantıları da vardır.
Saplantılı düşünebilirler aslında acı çekmeyi severler (severiz). Kaostan doğururlar eserlerini. Dünya
avuçlarının içindedir Tanrı’nın verdiği ilmi derinliği taşırlar içlerinde o yüzden yarın kaygısı taşımazlar

kimseye minnet de etmezler.

Aşık olmayı severler, aşktan da beslenirler çünkü, derinliği olan her duygu onların besin kaynağıdır.
Muhaliftir hatta kendine bile. Eski şiirlerimden ya da kitaplarımdan birini getirseniz eleştirecek tonlarca

şey bulurum o yüzden eski yazdıklarımı asla okumam.

Kafeste de tutamazsınız onları. Kafes deyince aklıma Osmanlı’da alimlere verilen ceza geldi. Suç
işleyen bir alim (okumuş tayfası) cahillerin koğuşuna atılırdı. Bir alime ya da sanatçıya en büyük ceza
değil midir cahille aynı yerde kalmak. Çok akıllıca bir ceza olmuş çünkü suç işleyen alim sayısı

neredeyse yok gibi bir şeymiş o zamanlarda.

Filmin sonunda ne mi oldu? Adam balık pişirdi, şarap içildi aralarda flashbacklerle sanata atıflar

yapıldı, kadın ve adam yakınlaştı ama olmadı.

Sebep; kadın adamı sevdiği halde güdük bakış açısı yüzünden tekdüze hayatına geri döndü. Birlikte
yaşamaya karar verebilirlerdi. Belki de bir sanatçıyla yaşamak cesaret istiyordur. Sanatçı aslında
korkutucu bir ruha sahip değil mi? Düşünsenize kafasında dünyalar taşıyan biri var karşınızda ve size
elindeki bardağı gösterip içindeki sudan bahsediyor ama aslında bahsettiği şey asla o su değil.

Evet, bir saatlik filmin sonunda kadın adamla kalmaya cesaret edemedi.

Korkularıyla yüzleşmek ona pahalıya patladı çünkü aslında aşık olduğu adama vapurdan el sallayarak
yalnız ve mutsuz dünyasına yelken açtı, adamsa yalnızlık ve umuttan beslendiği ama eğlendiği

“kalabalık” ve mutlu dünyasına döndü.

Peki, bu kafadaki iki insan birlikte bir ömür sürebilir mi? Maalesef hayır. Tecrübelerime dayanarak
söylüyorum ki günün sonunda gerçekten bir yabancıya bakıyor gibi bakıyorsunuz. Yazı yazıyorsun
mesela, biri kapını tıklatıp içeri giriyor yüzüne bakıyor, arayıp bulamadığı bir eşyayı soruyor. Belki bir
kumanda belki davulunun bageti. Sonra geri dönüp kapıyı kapattığında “kim bu” diyorsun… “ben

neden buradayım?”

Ve evlilik ya da birliktelik bir anı olarak kafandaki hatıralar bölümüne iliştiriliyor. Hepsi bu.
Film bunu tüm içtenliğiyle anlatmış. Keşke daha uzun olsaydı, uzun bir şey için Nuri Bilge Ceylan’ın

İklimler filmini kesinlikle öneririm.