Genellikle Amerika’da Hallowen (Cadılar günü) gününde kullanılan hayalet imajlar, aynı zamanda çağdaş sanatçılar tarafından da kullanılıyor. Bizde de bu modaya uyan sanatçı, Ali Elmacı olarak görülüyor.
ALI ELACI’NIN GHOSTLARINDAN ORNEKLER SLAYT SHOW
Batı’dan alıntıların moda olmasını hayalet portreleri ile de gördüğümüz için, kıvançlıyız(!) sağolasın Elmacı, sen de olmasaydın bu konuda çok geç kalmış olacaktık. Yalnız bu modayı keşke bize uyarlanma açısından düşünseydiniz. Örneğin, davul çalan ghost veya, nargile için ghost, hani düşününce o kadar çok model ortaya çıkar ki. Hem de mizah kaygısını da gidermiş olurduk.
Olmadı şimdi. Yani bir anda ülkemizde Batı’lı mizah üreticisi sanatçılardan esinmelerin yoğun olduğu bir zamanda, ghostlar ile ekrana çıkmak biraz konuyu ucuzlatmadı mı… Örneğin ghostlar pankartlar ile bir yürüyüşü canlandırabilirdi, hiç değilse bir konuya parmak basarak, mesaj vermiş olurdunuz. You Tube da ghost portresi nasıl çizilir diye video da var. Ayrıca hayalet posterleri alış veriş sitelerinde bolca var her şekilde. Bence bu kadar rekabetin içerisinde, hayalet portresi yapmak nasıl aklınıza geldi, tebrikler. Güç sembolünü, birilerinin güç kullanmasını geçmişte ağızlarında bıçak tutan portrelerle ortaya koymuştunuz ve Internette aynı portre fikirlerinin başka sanatçılar tarafından zaten kullanılmış olduğu da görülüyordu. Neyse elbetteki isteyen sanatçı istediğini, istediği şekilde ortaya koyar ve eleştiri müessesesi de, gerek ciddi ve gerek mizah kullanaral eleştirisini yapar. Bundan rahatsızlık duyanlar da, şapkalarını önlerine koyarak üç kere düşünebilirler, nerede yanlış yaptık diye. Sanat piyasamıza bir ghost girmesi inşallah hayırlı olur ve hayıra yorulur. Selametle…
BAY TURNER Bugün bir arkadaşımdan aldığım ilhamla Godard’ın Serseri Aşıklar adlı filminden bahsetmek istedim ama içimdeki bohem ses “kaç gündür yazmak istediğin şu Mr. Turner’e öncelik ver” dedi. Bay Turner, ressam J.M.W. Turner’in hayatının son 25 yılını anlatan ödüllere doymamış harika bir film. Hele baş rol oyuncusu Leonard Spall efsaneydi ki sanırım bu rol Ona Oscar kazandırmıştı.
Filmin intro müziğine bayıldım. Ve aslında aynı ya da benzer müzikleri özellikle filmdeki doğa manzaralarını izlerken çok duyacaksınız. Müzikler Gary Yershon’a ait. Öncelikle Turner’den bahsetmem gerekirse, romantik dönemin ses getiren ressamlarından biriydi. Romantikler enteresan tipler gerçekten. Bu akımın öncülerinden Caspar David’in Bulutların Üzerinde Yolculuk adlı tablosuna fantastik şiir yazdığımı hatırlıyorum. Fantastik öğeler de barından bu resimlerde gerçekten insanı içine çeken bir şey var. Bay Turner resme aşık ve eskiz defterini hiç elinden düşürmüyor ve doğa resimleri yapıyor. Romantik akımda gerçekçilik olduğu kadar fantastik anlatım da vardır ve resme bakarken gerçekten bir bilinmezliğe doğru da akıp gidersiniz.
Turner’in bir meşhur hikayesi de şöyle; çok daha etkileyici fırtına resimleri yapmak için kendini bir geminin direğine bağlatıp fırtınanın etkisini iliklerine kadar hissetmek istemiş. Kar ve fırtına sonrası bronşitle sonlanan macerası işe yaradı mı bilinmez ama son eserleri maalesef anlaşılmaz ve alay konusu olur. Kendini direğe bağlatırken şunu düşündüm; gerçek sanatçı hissetmediği-yaşamadığı- duyguları da yansıtabilendir öyle değil mi? Ben bir kediyi konuşturabilirim ve bunun için kedi kılığına girmem gerekmez. Turner’in bu eyleminin tamamen ruhsal olduğunu düşünüyorum. Bohemler deliliği de sever ve bundan beslenir. Onlar özgür ruhlardır, özgür ve büyümeyen çocuklar. Elini de kesebilirdi! Bir aralık kendinden yaşça büyük bir kadınla ilişkisi oluyor bu bohem kafanın… Aşkı karşılık buluyor ve birbirlerini çok seviyorlar. Salt sevgi değil, soylu bir uyum bu, birbirini tamamlama gibi bir şey. Filmde şaşırtıcı nahif diyaloglar duyacaksınız ve doyumsuz sanat tartışmalarına şahitlik edeceksiniz. Başlarda babasıyla olan bir hayatı da var. Ve şu cümlesini unutmuyorum; “Babam ahmak rolü yapmayı çok sever, esasen çok zeki bir adamdır” Ve filmde Scarlet kırmızısını duymak çok hoşuma gitti. Çoğu insan bilmez scarlet kırmızısını ressamlar hariç. Benim de sevdiğim bir kırmızıdır. Derinlerinde turuncuyu barındırır. Film iki buçuk saat sürüyor ve her sahnesi göz ve ruh doyuruyor. Yazmak yetmez. Resim ve ressamların çekişmesi! Resim teknikleri, o zamanlar kullanılan resim tozları ve daha ne detaylar. İşte bir resim alıcısının ağzından tablo yorumu: “Çok davetkar, ben tam merkeze yerleştirilmiş olan sütundan çok etkilendim. Karanlık bir arka fonun üzerinde harika bir zıtlık yaratarak köşelerdeki kırmızı ve sarı renklerle de büyük bir uyum içerisinde. Bu parlak ışık bize Tanrının varlığını ve en kötü zamanlarda bile umudun var olduğunu kanıtlar nitelikte sanki çok etkileyici.”
Filmden beni güldüren bir cümle “Mesleğinizi sorabilir miyim” diyor doktor Turner’e. Verdiği cevap: “başıma bela almak.” Ve film bir bilinmezlikle biter.
Herkese sevgiyle MERHABA! Buradan tiyatro, sinema, resim, şehir içerikli yazılarımla sizlere konuk olacağım. İlk yazı olarak ressam Modigliani’nin anlatıldığı film hakkında yazmak istedim.
Önce; bu filmi bana hatırlatan ve sıkı bir Modigliani hayranı olan arkadaşıma buradan da sevgiler…
Modigliani yani kısaca Modi kimine göre sorumsuz, kendini yok etmiş bir ressam. Kimilerince anlaşılmamış bir adam, bana göre de anlaşılma kaygısı gütmeden yaşayan, tutkuları ve hisleriyle yön bulan bir sanatçı. Bu tip insanların yalnızlığı tercih etmeleri gerektiğini her zaman söylerim. Çünkü Onun düşünmesi gereken şeyler çok daha fazlasıdır. Yüzeysel şeylerle boğuşmaktan kaçarlar.
Mozart dinlerken bir an Tanrı’nın sesini duyduğumu düşünürüm. Onun verdiği ilhamla ortaya çıkar bir şeyler; besteler, yazılar, resimler, renkler. Metin Akarslan hocam “biz kopistiz” derdi.
Modi dönemine göz gezdirirsek, eserlerine baktığınız an Lautrec desenlerine rastlarsınız. Eser bir başka eseri besler bunu unutmamak gerek. Ben de yazı yazarken klasik müzik dinlerim mesela. Bir ressamın dramını izlemek isteyen Lautrec’in hayatını incelesin filmi ile alakalı yazmıştım geçen senelerde, bloğuma göz atabilirsiniz (Moulin Rouge 1952 yapım film, başka filmlerle karışmasın 1952 yapım). Şaşılacak bir hikayedir. Yine o dönemde benim de çok sevdiğim Picasso’ya rastlıyoruz. “Yaşlı Gitarcı”, “Diz Çökmüş Dilenci Kadın” gibi dramatik eserlere de imza atmış olan Picasso, arkadaşımın da dediği gibi; ezeli düşman, ebedi dosttur Modi ile… Ressamlar arasındaki bu inanılmaz ve aleni sürtüşmenin sebebini yazarlara nispeten daha dışa dönük ve cüretkâr olmalarına bağlıyorum (yakınımda da şahit olduğum için) 🙂 Yazarlarda da kibir olur ama ressamlarda çocukça bir kavga hali vardır. Biri kalemiyle savaşırken iç dünyasında, diğeri hem tuvali döver hem de dostunu…
Yine dönemin bir eksprestyonisti de; Constant Permeke. O’nun eserleri de benzer nitelikler gösterir. Hislerle ortaya çıkan eserler bunlar, dışavurumcu delilerin eserleri desenin çok ötesindedir, çizgiler yetmez bazen anlatmaya bir şeyleri. Yazar olarak kim? Tabi ki Kafka! Yönetmen için Bergman diyebiliriz ve Tarko… Akım benim sevdiğim akım olunca laf bitmiyor. Seviyorum bu adamları ve onları anlamaya çalışan kafaları. Beni kusursuz çizilmiş bir portre ya da meyve tabağı hiçbir zaman etkilemedi ya da Ayvazovski’nin kusursuz dalgaları! Normalde “kusur/eksik” olarak tanımlanacak şeyler keşif yolumu açıyor. Bazıları der ki, akademik eğitim yaratıcılığı öldürür. Sizce?
Modi’ye dönersek;
Film bir kadının gözyaşlarıyla başlıyor. O kadın Modi’nin bebeğinin annesi ve “sevdiği” kadın. Tırnak içinde yazıyorum çünkü Modi herkesi sevebilir. Kadının ailesi Modi’den hiç umutlu değil ve ayrıca Musevi olduğu için de onlar için büyük sorun.
Ve kadın diyor ki; “aşkın ne olduğunu biliyor musunuz?” Bence herkesin kendi tecrübesi nispetinde cevap bulacağı bir şey. Net bir tanımı olduğunu düşünmüyorum. Kimi için gökyüzünün mavisiyken, kimi içinse denizin mavisidir belki.
Anlıyorsunuz filmin bu karanlık sahnenin etrafında döneceğini. Ama bu Modi! Anı yaşayan ve bizim göremediğimiz hissedemediğimiz belki de yıllarca vereceğimiz emeğin neticesinde hissedeceğimiz şeyleri o bir gecede yaşıyordu. Sıradan birinden büyük şeyler düşünmesini bekleyemezsiniz, büyük düşünenden de güdük bir bakış açısı bekleyemezsiniz. Sanatçı “görmesi gereken” şeyi görmek yerine kimsenin görmediği şeylere takılabilir.
Filmde en iyi dövmecilerin ressamlardan çıktığını bir kez daha görüyoruz. Ayrıca Picasso’yu filmde biraz itip kakmışlar gibi geldi bana ya neyse, özne Modi olunca öyle oldu sanırım. Bu arada Devlet Tiyatrolarında uzun zamandır Bir Picasso oyunu oynuyor, tavsiye ederim.
Modi’nin şair olduğu vurgusu da var filmde. Ya da Ona şairane bir giriş yazılmış da olabilir, sahip olduğu tutkuyu bu şekilde tasvir etmişlerdir. “Sanatın geleceği bir kadının yüzünde” derken yine bir ruh arayışı içindeydi belki de.
Ve Picasso ile aynı mekandadır, birbirlerine sataşırlar. Modi der ki; “söyle bana Pablo, aşkı nasıl küpe çevirirsin?” Ağzında bir gülle tıpkı bir amigo gibi insanları da tezahürata davet eden Modi tüm bu oyunların sonunda istediğine kavuşacak mı? Peki ama Modi’nin istediği şey neydi? Aslında hiçbir şey… Dümdüz yaşamak sadece. Toplumda yaşadıkların seni değiştirmiyor mu? Hep bir derdin olmuyor mu anlatmak için. Ve bunu dümdüz de anlatamıyorsun. Sırlıyorsun işte! Ya gözü yok, ya kaşı yok, eli yamuk, burnu yok! Ruhsuzluk daha nasıl anlatılabilirdi?
Ama şöyle diyor Modi bu da ilginç bir tespit: “seni seviyorum Pablo, kendimden nefret ediyorum”
Bu söz geçmişte yaşayanların sözü gibi durmuyor mu? Muhtemelen Modi geçmişte yaşıyordu… Kafka da kendinden nefret eder mesela, bir de babasından. Hep kendini babasıyla kıyaslar. En sonunda yok eder kendini bir şekilde. Bu tip insanlara ruhsal açıdan yetmeniz çok mümkün değildir genelde. Küçük çocuk gibidir onlar. Küçük bir çocuğun anlaşılmak gibi bir derdi olabilir mi? Gelecek kaygısı? Saçma sapan endişeleri. Ölmekten de korkmaz… Derdi varsa ya ağlar ya kırar döker…
Mozart’ın hayatını da okuyun. Amadeus filmi ve oyunu harikadır ama eksiktir. Kız kardeşiyle olan mektupları mesela inanılmazdır. Dev bir bestecinin içinde beş yaşında bir çocuk vardır.
Picasso’ya soruyorlar “Onun hakkında ne düşünüyorsun” diye, cevap veriyor düşünmeden “Tanrı”!
Çünkü Modi çok minnetsiz ve küstah bir adam! Özetlersem; sevgili Modi kendi kendini yok etmeyi göze almış biri ama bunun tabi ki farkında değil. Aslında dümdüz yaşayan normal biri. Alkol ve tütün bağımlılığı Onu sona yaklaştırırken çocuğunun annesi ise kendince bir savaş veriyor. Burada “kendince” lafı bir acziyete işaret mi? İşte şunu demek istiyorum bu adamların dünyası pek avuca sığdırarak tarif edilemez. Karşınızdakini anlamaya çalışırken yok olduğunuzu fark etmezsiniz.
Bu arada kızın annesi ve babası kaderi tartışadursun Modi ve “eşi” kendi dünyalarında yaşamaya devam ederler.
Kadının odasında Büyük Şapkalı Kadın ya da Şapkalı Kadın tablosunu görürüz. Bu esnada bir flashback devreye girer. Modi ve ileride çocuk sahibi olacağı kadın sınıftan çıkar. Adam kızın eskizlerini görmek ister. Kız Modi’yi çizmiştir. Modi der ki; “beni böyle mi görüyorsun?” Aslında orada kadının yüzeysel bakış açısına vurgu var. “Ben bu muyum yani, kusursuz keskin bir burun, bacaklar çok net, anatomi harika!” bu karşılıklar ancak akademide ya da ders aldığınız kursta değerlidir ve hocanız derki, “artık canlı manken çizebilirsin”. Gayet ruhsuz ve teknik değil mi?
Ve Modi kızın resmini yapmak ister. İşte zurnanın zırt dediği yer burasıdır. Kızın gözlerini yapmaz Modi. Şöyle der kıza; “Çok uzaklarda onları göremedim”… Yani diyor ki; “yanmadan gelme kızım bana!” Git Mesnevi oku, Nietzsche oku, Ulus Baker’i oku. Hah! Harbiden Modi=Ulus Baker. Yani bu kadar olmaz. Şimdi geldi aklıma, inanamıyorum. O da Spinoza’dan bahsederdi hep… Modi’nin Türk kalem versiyonu bence. Tabi bir yazar olarak o kadar dışa dönük olmasa da iç dünyasındaki çarpışmaları bence aynı… Ama Modi bir Mevlana değil, kim olursan ol gel demiyor adam. Adam olanın ruhunu görürüm diyor. Yüzeyselliğe savaş açmış Kimin umurunda!
Hasılı kelam; birkaç eksiği olsa da aslında 2 saat değil de 3 saat sürseydi belki de daha iyi olurdu… Modi’nin başına gelenler ve son sahne gerçekten üzerine şiir yazdırır. Ah Modi vah Modi yaktın beni Modi!
Görsel sanatlar denilince aklımıza bu sanat dalının çok kapsamlı olduğu ve bu sanat dalında yapılacak değerlendirmelerin de, çok sistemli ve gerçeği yansıtacak biçimde ele alınması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu sanat dalında tüm dünyada milyonlarca insan mücadele içindedir. Sanata soyunmuş olanlar sürekli kendilerini yenilediklerinde, ön plana çıkmakta ve bu konuda yorum yapan uzmanlar da, önemli gördükleri sanatçıların ön plana çıkması açısından eleştirilerini yapmaktadırlar…
Elbette her konuda olduğu gibi, bu konuda da uluslararası piyasalarda bazı çarpıklıklar yaşanabiliyor fakat, bir yerde yanlışa dur demesini de biliyorlar ve bugün gelecekteki sanat tarihine kalabilecek isimleri bir şekilde ayıklayarak, sanat dünyasında kalıcı olmalarını sağlıyorlar… Dünya sanat platformunda nelerin olup bittiği ve sanatın bilim ve akademik çevresindeki oluşumların da, örneğin, academi.edu gibi prestij arşivlerde saklanmaya devam edildiği bilinmektedir.
Bu arşivde Türkiye’den Yücel Dönmez de, Kar resimleri, Nilo Caseres’in yazmış olduğu kitap ve daha başka önemli konuları ile yıllardır yer almaktadır… Biraz merak edenler bu arşivi ve daha başka literatürleri inceleyebilirler. Amerika’da yayımlanmış olan bir çok literatürde, Yücel Dönmez, Burhan Doğançay ve İpek A. Düben’in biyografilerinden alıntılar bulunmakta ve Amerikalı sanatçıların bulunduğu iki ciltlik literatürde Yücel Dönmez’in imza örneği de yer almaktadır. İngiltere’de yayımlanmış olan farklı mekanlarda farklı malzemeler ile sanat konulu bir araştırmada , Richard Long’dan sonra, “Yucel Donmez’in Kar Resimleri” yer almaktadır. Richard Long’un Kavramsal sanatın yaratıcılarından bir olduğu da biliniyor… Elbette Türkiye’de örneğin Arter veya Salt gibi ayırımcılık örnekleri sergileyen kuruluşların bunlardan haberi yoktur…
Türkiye’de görsel sanatlar piyasasında etik olmayan oyunların oynandığını bu konuyla ilgilenen herkes bilmektedir. Öncelikle şunu masaya yatırmak gerekiyor, örneğin, adları göklere çıkarılmaya çalışılan bazı isimlerin, sanatta neden değerli oldukları ve değerli olmalarını sağlayan yenilikleri veya bulundukları coğrafyaya sanatları ile ne katkı yaptıkları, hangi uluslararası literatürlere girmiş oldukları belirtiliyor mu? Elbette ki belirtilmiyor, çünkü ayaklı gazeteler ile bir kaç zenginin, o ismin eserlerini satın almış oldukları reklam edilerek, bahsi geçen isimler bir anda sanattan zengin edilmeye çalışılıyor. Elbette bu arada o isimleri pazarlayanlar asıl kazançlı çıkanlar oluyor…
Aslında görsel sanatlarda onlarca yıldır yapılan yanlışlar düzeltileceğine, hala üzerine yenileri eklenmeye devam ediliyor; örneğin, pandemi ile birlikte patlayan Instagram müzayedeciliği ile, ortaya bazı isimler çıkarıldı ve bu isimler sanki ülkemizin üstün sanatçıları gibi pazarlandı ve bu sayede sanata yatırım yapmayı planlayan genç yatırımcılar da aldatılmış oldu… Bu sanat dalındaki en çarpık durum, sanatçılar hakkında, sanat tarihçileri ve eleştirmenlerin yorum yapmaları gerekirken, ehliyetsiz, konu ile ilgili eğitimi olmayan ve resim sanatını sadece fırçayı veya kalemi ustalıkla kullanabilenler üzerinden kendi kafalarınca değerlendiren bir takım insanlar yapmaktadırlar. Durum böyle olunca da, neyin yüksek sanat neyin poster anlamında hobi sanatı olduğu birbirine karışıyor. Bir zaman sonra konunun hassasiyetini hisseden bazı akıllı koleksiyonerler de, araştırmaya başlayarak daha akıllı kararlar verebiliyorlar. Yalnız sanat yatırımını araştırarak yapanların yanı sıra, hala birilerinin ağzına bakarak veya çevrelerine bir nevi hava atabilme amacıyla, gözü kapalı karar verenlerin sayıları da az değil…
Sanat galerisi veya satıcısı veya müzayede kuruluşları, pazarladıkları sanat eserinin, sanatçısının neden önemli olduğunu belgeleri ile açıklamak durumundadırlar. Yoksa, “iyi sanatçıdır, bakın birileri almak için sıraya giriyor, Bakın fırçasını nasıl ustalıkla kullanmış” gibi algı oluşturma amaçlı söylemler ile sanatın değeri ortaya konulamaz. Ülkemizde bu sanat dalının kopyacıları ayıklanacağına, giderek çoğalıyor sanki…Pinterest sanatçıları veya yabancı sanatçılardan yaptıkları alıntılar veya müthiş etkilenmeler ile boy gösteren bazı isimler, sanat piyasası tarafından desteklenirken, özgün çalışmalar yapan bir çok sanatçılar da, kendilerine teklif gelmediği için, bağımsız olarak çalışmalarını sürdürüyorlar. Akıllı sanat yatırımcısı veya koleksiyoner, yatırım yapacağı sanatçıyı iyice araştırır ve ona göre seçimini yapar. o sanatçının, bütün dönemlerine ait çalışmalarını toplar ve zamanı geldiğinde de, ödülünü alır.
1970 li yıllarda Fahrinüsa Zeyid’in eserlerini çok uygun fiyatlarla alanlar, uzun dönem yatırım olarak düşündükleri için, büyük kazanç sağladılar. Ömer Uluç, Erol Akyavaş, Burhan Doğançay, gibi sanatçıların eserleri de bir zamanlar herkesin alabileceği fiyatlardaydı.
Bugün görsel sanatlar sanki moda dünyası gibi algılanmaya da başladı. Jeff Koons biblo yaptı diye, ülkemizde biblo sanatı, sanatsal heykeller olarak piyasayı sardı. Baktığınız zaman şirin görünümlü ve esprili olarak gözüken bu tür heykel biblolar, çeşitli teknolojik yollar ile üretiliyor ve fabrikasyon şeklinde de çoğaltılabiliyor. Bugün dijital sanata karşı ön yargılı olanların, bakıyorsunuz biblolara karşı ilgileri artmış durumda. Çünkü, biblolar ile etrafa hava atılabiliyor çünkü herkes gerçek sanatın gözlemcisi değil ki. Gördükleri zaman çok güzel demekten başka şansları yok ki, sanatsal açıdan eleştirme yoluna gitsinler…
Gerçek bir sanat alıcısı önce sevdiği eserin üzerine gider. çok sevdiği için almak istiyorsa, o eserin yatırım olup olmadığına bakmaz, çünkü eseri koyacağı yerde zevkle izleyebilecektir… Eğer ki severek alacağı eseri yatırım olarak ta düşünen sanatsever veya koleksiyoner, önce sanatçısını tanır. Sanatçı neden önemlidir, literatürlerde yer almış mı, görsel sanatlar dünyasına yaptığı bir katkısı var mıdır, hangi uluslararası sanat müzesi ile etkinlik açısından ilgisi olmuştur, hakkında yazılmış kitapları ve yazarlarının sanat dünyasındaki önemleri. kamuya mal olmuş eserleri var mıdır ve sanatçı sürekli kendisini yenileyen çalışmalar yapmakta mıdır… Daha başka sorular da eklenebilir ve sonuçta sanatçının bu özelliklerin hangilerine sahip olduğu açısından da değerlendirilmesi yapılır…
Gönül ister ki, sanat eğitimi verilen okullarda öğrenciler, özgün birer sanatçı olabilmenin önemini öğrenmiş olsalar. Oysa dün okulu bitirmiş öğrenci, bugün koltuğuna vurduğu tuvallerini satabilmek için çare arıyor ve piyasayı bulduğu zaman da, bulunduğu durumun çok üzerinde pazarlamaya çalışıyor. Oysa önce kendisini sanat açısından kanıtlaması daha doğru olmaz mı… Kanıt olduğu zaman değer de ona göre biçilir…
ÇALINTI VE DOLANDIRILMIŞ ESERLER SATMAK SORUMSUZLUĞU…
(ArtKritik.com araştırma raporundan)
Görsel sanatlarda etik anlayışı, sanat alanında deneyimi olmayan, sanatın eğitiminden gelmeyen, sanat eğitimi açısından kendilerini yetiştirmemiş olan tipler veya kuruluşlar bozmaktadır. Örneğin, aklına esen son yıllarda Instagram müzayedesi adı altında görsel sanatlar pazarlama işine giriyor. Piyasadan topladıkları sanat eserlerini, değerlerini araştırmadan müzayedelerde satmaya çalışanlar, tamamen algı ile işlerini yürüttükleri için, sanatçıya da zarar vermektedirler. Sanatçıya zarar verdikleri gibi ülkemizin görsel sanatlar alanındaki gelişimine de zararları dokunmaktadır. Bakıyorsunuz X müzayede kuruluşu bugüne kadar adı sanı olmayan bir ismi, sanatın duayeni diye sunuyor. Son birkaç yıldır bu çokça yapıldı ve piyasadaki sanat yatırımına soyunmuş olan sözde yeni koleksiyonerlerin satın almaları körüklendi. Bir müddet sonra anlaşıldı ki, körüklenmeye çalışılan isimlerin görsel sanatlar dünyamızda bir değerleri yok ve yatırım yapılacak eserler de üretmemişler. Bunun sonucunda birçok resim toplayıcısı piyasadan çekildi, çünkü, manipülasyon yapılarak kendilerine sanat eseri adı altında koleksiyon değeri olmayan işlerin satıldığını anladılar. Elbette tüm Instagram müzayedelerini bu açıdan suçlamak olmaz çünkü, bazı müzayedeler hiç değilse, sanatçının kim olduğunu araştırıyor ve ona göre kendilerine gelmiş olan işlere değer biçiyorlar.
SANAT ESERİNE DEĞER BİÇMEK BELLİ EĞİTİM GEREKTİR…
Ayrıca bir sanatçının eserine biçilen değer, o sanatçının lokal veya bulunduğu coğrafyada sanata ne kattığı, veya dünya sanatına katkısının olup olmadığı araştırılır ve varsa girmiş olduğu literatürler ansiklopediler belirlenir ve ona göre sanatçının eserlerine değer biçilir. İlle de bir sanatçının eserini ehliyetsiz bir müzayedeci bir yerlerden eline, yok pahasına geçirmiş ve çok ucuz satmaya çalışıyorsa, o müzayedeci deneyimsiz ve kötü niyetli olarak adlandırılabilir çünkü, elindeki eser, sanat tarihine kalmış bir sanatçının eseri ise, onu çok ucuza alenen pazarlamakla, o sanatçının adına, sanat kariyerine ve piyasasına zarar veriyor demektir… Ayrıca sanatçının izni olmadan yayın yoluyla eserinin satılmaması gerekir. Çünkü sanatçı satılmış olan eserine telif hakkı vermemiştir. Telif hakkı vermiş olanlar için bu durum farklıdır…
Bu konuya şu pencereden bakmak yararlı olur; sanatçı sanat tarihine kalmış ve ayrıca dünya sanat tarihinde de adı geçiyor ve gelecekte o sanatçıdan dünya sanat tarihine bahsedilecektir. Bu durumda, o sanatçının ismini ve sanatını ucuzlatacak olan davranışlar. Sanatçının üretimine de psikolojik olarak yansıyacağı için, para kazanmak amacı ile bu durumu yaratanın kötü niyetini de ortaya koymaz mı…
ÇALINTI VE DOLANDIRILMIŞ ESERLER SATMAK SORUMSUZLUĞU…
Şimdi bu durumu yaratan satıcı diyecek ki serbest piyasa var ve ben istediğim fiyata satarım, kim karışabilir ki… Doğrudur, o zaman, sattığı sanat eserinin nasıl elde edilmiş olduğunu, kimden satın alındığını veya çalıntı olup olmadığını veya dolandırılmış bir eser mi değil mi bütün bunların yanıtı vermeli ve belgelerini de ortaya koymalıdır… Örneğin, sanatçının çalıntı, dolandırılmış eserleri var ve bunlar piyasaya çıktığı zaman sanatçı mahkeme yoluna başvurduğunda, üstüne de cebinden para vermek durumunda kalıyor ve bu konuda yargının da sonuca varıp varmayacağı, kaç yıl süreceği sürüncemede kalıyor. Örneğin bu konuda ki bir mahkeme, 7 yıldır sürüyor .
HAYALET ESER ALIP SATMAK…
Bu yüzden, önce satıcı eseri kimden aldıysa ondan belge istemeli ve gerektiğinde de, sorunsuz eser sattığının belgelerini ortaya koyabilmelidir… Maden ortada bir ticaret var, o zaman kaynaklarında belli olması gerekir…Müzayedeye eser veren kişi eseri sanatçıdan almışsa zaten sanatçı bunu teyit eder. Sanatçının satıcı galerisinden de almışsa o da teyit edilir. Fakat müzayedeye eseri veren kişi, eseri rastgele birinden almışsa ve elinde de bir belge yoksa işte o zaman ortada bir sorun vardır… Bazı müzayedeciler, eseri çalınan veya dolandırılmış olan sanatçılar için, arkalarından , ‘’eserlerine sahip çıksaydı da çaldırmasaydı veya dolandırılmasaydı!! Diye laflar ediyorlar ve düşünmüyorlar ki, bu tür olaylar her yerde olabiliyor ve suçluların korunmaması gerek… Çaldırmasaydı diyerek, çalıntı veya dolandırılmış eserleri satanların hiç te iyi niyetli olmadıkları belli oluyor… Bu tür işleri gözü kapalı satacaklarına, belge peşinde koşsun ve dürüst satıcılık yapsınlar…
Sanat eseri satmak, hele de açıkça yayın yaparak satmak ticaretin ta kendisidir ve satılan eserlerin KDV si de, maliyeye yatırılmalıdır. Sormak gerekiyor bu konuda hiç mi yanlış yapılmıyor. Veya bir müzayedede 40- 50 milyonluk eser satmış olan bir müzayede acaba KDV sini nasıl ödemiştir. Devlet bu satış işlerini mali olarak takip ediyorsa, o zaman bu ticarette manipülasyon yapmak ta aynen borsada olduğu gibi suç teşkil etmelidir ve gerekli şikayetler dikkate alınmalıdır…
GEÇMİŞİN DESEN ANLAYIŞINI ÇAĞDAŞ ANLAMDA SENTEZLEYEN SANATÇI, YURT DIŞINDAN DA İLGİ GÖRÜYOR.
Rıfat Altınkalem- (ArtKritik.com)
Görsel sanatlarda soyut desenleriyle bilinen Rana Altan, Gazi Üniversitesi resim bölümünden mezun olduktan sonra (1996), resim öğretmenliğini kendisine amaç edindi ve öğrenciler yetiştirmenin yanı sıra da kendi özgün tavrını geliştirdi.
Rana Altan günümüzde, ülkemizde bulunan sanatçılar arasında desenleri ile geçmiş ve bugünün çağdaş sanatını bir arada sentezleyerek, figürlerine hayat buluyor.
Türkiye’nin çeşitli yerlerinde sergiler açmış olan sanatçı, Art Ankara fuarında da sanat izleyicileri ile buluştu, karma sergilere katıldı.
Birçok önemli koleksiyonlara da girmiş olan sanatçının eserlerine, iş dünyasından ve bürokrasiden bir çok insan sahip oldu.
Yurt dışına da kağıt desenlerini gönderen sanatçı, en çok talebin Almanya, Norveç ve Fransa’dan geldiğini belirtiyor.
Rana’nın resimlerine ve desenlerine baktığınız zaman, eski ustalardan da izler görebilirsiniz ve sanatçı zaten bunu yaparak, eskinin desen anlayışını bugünün çağdaş yorumu ile birleştirdiğini belirtiyor ki, bu da bir özgünlük için yeterli açıklamadır.
Türkiye’de görsel sanatlar konusunu ele aldığımızda, karşımıza çok karışık ve ne yapıldığı belli olmayan bir sistem çıkıyor. Bir tarafta sanat kesimi, diğer tarafta koleksiyoner ve görsel sanatlara yatırım yaptıklarını zanneden bir kesim.
Sanat pazarlayan belli bir kesim, sanatı para olarak görebildiği için, sanatçının önlerine ne koyduğuna değil, albenisine bakıyorlar. Çünkü sanat sahibi olmaya hevesli kesimin büyük bir kısmı da, dekoratif görseller istediği için, bugün Türkiye sanat piyasasında genelde dekoratif ve sanat değeri fazla olmayan eserler satılıyor. Gerçekten yüksek sanat yapanlar ise, ortada gerçek bir sanat eleştirmeni olmadığı için, bu curcuna içinde gözden kaçıyorlar.
Kusura bakmasınlar, başta galeriler, adına müze denilen bazı kurumlar, bazı müzayede kuruluşları, sanat fuarları yapan kuruluşlar; bunların görsel sanatlar konusunda bir duyarlılık gösterdiklerine tanık olamadık. Çünkü, bu saydıklarımın birçoğu sanat-para ilişkisine odaklanmış, sanat adına sivil toplum kuruluşu gibi gözükenler ise, bir ayırımcılık ve gruplaşma kaygısında sözde sanat yapıyorlar. Bu bu saydıklarımıza bir lafımız var, ülkemiz görsel sanatlarının dünya sanat platformunda yer bulmasını sağlamak için ne gerekiyorsa onu yapın, kıvırmayın ve rant peşinde koşmayın! bilmiyorsanız bize sorun sizi aydınlatalım.
Sanat piyasasına bakıyoruz, kimsenin sanki kimseden haberi yok, sadece kendi etraflarında olanları görüyor ve sadece kendi kafalarındakine inanıyorlar. Araştırma dersen hak getire, kendisini sanatın duayeni sanan bazı tipler bile araştırmadan yoksun, sadece rant için kolay yoldan konuları ele alıyorlar.
Bu konuların açıklığa kavuşması açısından, Yücel Dönmez öncülüğünde, genç sanat tarihçiler bir araya getiriliyor ve bugün olmayan gerçek sanat eleştirmenleri de bu grubun içinden yetişecek.
Bugünkü sanat piyasası ile ilgili ilk eleştirimiz kısaca şöyle; algıyla bir takım isimler reklam edilerek, yüksek fiyatlarla pazarlanıyor. Diğer yandan yıllarını görsel sanatlara vermiş, sanat tarihine kalmış, dünya görsel sanatlarında ilklere imza atmış bir isim üzerinde oyunlar oynanıyor. Zamanı gelince bütün bu konuları detayları ile ele alarak, görsel sanatlar piyasasında ehliyetsiz isimlerin elenmesi için çabamızı harcayacağız. Birtakım işlerde dikiş tutturamayarak, görsel sanatlar pazarlamaya kalkan bazı kişiler, pahalı satan en iyi sanatçıdır düşüncesi ile önüne geleni kazıklıyor ve bu arada hiç hak etmediği değere ulaşan herhangi bir isim de, ellerini ovuşturarak, “ohh be köşeyi dönüyorum” diye hevesleniyor ve bir bakıyorsunuz bir müddet sonra piyasası düşmüş, satıcılar ise bir başka isimlere yönelmişler. Elbette ki sanat adına üretilen her iş değerlidir fakat değeri kanıtlanmış yılların sanatçısını göz ardı ederek, reklam edilene koşanlar günün birinde yanıldıklarını anladıklarında ne düşünecekler çok merak ediyorum.
Chicago sanat fuarina Turkiye’den Zilberman galeri katiliyor
Canan Korkmaz-Chicago
Expo Chicago 2025, 24-27 Nisan tarihlerinde Navy Pier festival alanında açılacak. Fuara Türkiye’den sadece Zilberman Gallery katılacak ve görsel sanatlar alanında gerçekleşecek yenilikleri araştırıp izleyicilerimizle paylaşacağız. Çağdaş ve modern sanat konusunu ele alacağı belirtilen fuar, Amerika’da açılan sanat fuarları arasında önemli bir yer edindi. Chicago, görsel sanatlar alanında önemli sanatçıların eserlerinin yer aldığı bir şehir olarak da biliniyor. Şehirde Alexander Calder, Miro, Picasso, March Chagall, Jean Dubuffet, Henry More, Claes Oldenburg ve daha onlarca dünyaca ünlü sanatçının eserleri yer alıyor.
Amerika’da belli konular için yazılmış olan bazı rehber kitapların kapağında, ”Aptallar için Bilgisayar” veya ”Aptallar için Ekonomi” diye yazılır. Bu yazımın başlığında ise ülkemize göre bir slogan kullanarak, sanata yatırım yapan akıllı koleksiyonerlerimize bir dizi tavsiyelerde bulunacağım…
Ne güzel ki görsel sanatlara ilgi duyuyor ve sanatı desteklemek veya yatırım amaçlı çabalıyorsunuz. Peki bu çabalarınız ülke sanatının dünya sanatında yükselebilmesi açısından faydalı oluyor mu ve bunu hiç düşündünüz mü… Öyle ya insan bir şeyi amaçladığı zaman, amacının da en azından çevresine ve ülkesine yararlı olması kaygısını da gütmeli… Ülkemizde bu açıdan düşündüğümüzde neler görüyoruz şöyle masaya yatıralım; görsel sanatlara yatırım yapan bilinçli koleksiyonerlerimizin sayıları hiç de küçümsenecek gibi değil. Fakat sanat piyasasına yeni ilgi duyanlar için bunu söyleyemeyeceğiz. Çünkü, piyasaya yeni girmiş olanları bazı uyanık müzayedeciler ve manipülasyonu ticaretin bir kuralı gibi gören kötü niyetliler, kıskaca alarak, yanlış yatırım yapmalarına neden oluyor ve bu arada kendileri de ceplerini doldurabiliyorlar… Burada kaybeden ülkenin sanatı ve ülkemizde gerçek sanat yapan sanatçılar oluyor…
Öncelikle görsel sanatlara yatırım yapmak isteyenlerin kısa dönem için düşünmemeleri gerekiyor. Çünkü bir sanatçının üslubunu tam oturtabilmesi için yıllarını sanatına vermesi gerekiyor. Görsel sanat yatırımcıları uzun dönem yatırım için düşündüklerinde, genç sanatçıları da geleceğe dönük olarak izlemeli ve geleceği olacağı düşünülen sanatçılara da yatırım yapmalı ki, bu yatırımlarında da uzun dönemde 12 den vurmuş olsun… İşte sanata yatırım aynen 12 den vurmayı başarabilmektir ki bunu da ancak araştırma yapan, akıllı koleksiyonerler başarabiliyor ve günü geldiğinde de yatırımları, platine dönüşüyor…
İhtiyaç hissedilen bir malın reklam ile satılması kapitalizm ile idare edilen ülkelerde sonuç verebilir fakat sanatın reklam ile satılması, bizleri düşündürmelidir. Çünkü sanatın reklamı, sanatçının ne yaptığı ve nerelere kabul edildiği, hangi literatürlerde yer alabildiği, çevresine ve ülkesine veya bulunduğu coğrafyaya sanatta ne katkı yaptığı, yeteneği, kişiliği ve topluma duyarlılığı ile ölçülür. Bakıyorsunuz ülkemizde düne kadar adı geçmeyen birileri, yine birileri tarafından sanat piyasasına lanse ediliyor. Fakat lanse edilirken de, yukarıda yazdığım kriterler düşünülmüyor ve bu durumda o lanse edilenlere yapılan yatırım da ne ülkeye ne de ülkenin duyarlı sanat kesimine bir şey kazandırmıyor. Kendi çıkarları için isim lanse eden birileri, lanse ettikleri isimlerden yok pahasına aldıkları eserleri, büyük kazanç ile satarken, daha çok insanın alabilmesi ve fiyatların yükselmesi için yeni oyunlar kurarlar ve bir bakarsınız ki, o lanse edilen isimler, ülkenin prestij sanat pazarında da boy gösteriyorlar. İşte asıl yanlışlık burada başlıyor ve bu oyunlara karşı bir şey yapamayan yüksek sanatçılar kaybederken, sanat piyasası da kaybediyor. Kazançlı çıkan ise, ülkenin sanatsal açıdan yükselmesine duyarlı olmayan ve sadece ceplerini düşünen üç beş kişi ve ne hikmetse bu üç beş kişi piyasayı olumsuza yönlendirmeyi başarabiliyor…
Buradan sanata ilgi duyan akıllı yatırımcılara, sanatçıların Instagram hesaplarını takip etmelerini salık veririm. Facebook hesaplarında da sanatçılar ilginç şeyler paylaşabiliyorlar.. Yatırımcı önce iyi bir araştırmacı olmalı ve çok ince hesaplar yaparak araştırmalıdır. Yatırım yapacağı sanatçının ne yaptığını bilmeli ve ona gör hareket etmelidir. Örneğin sanatçım hala eski resimlerden yapıyorsa, yani fotoğraf makinasının çekebildiği insan figürlerini yan ayan dizerek resim diye piyasaya sürmek, eski tip resim anlayışını aşmamış olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü, resimle uğraşan hemen herkes biraz emek verdiği zaman figürleri yan ayna da dizer üst üste de… Günümüz artık çağdaş sanatın gündemde olduğu, kavramsal sanata ilgi duyulduğu ve dijital teknolojinin sanatı yönlendirmeye başladığı bir dönemi yaşıyor ve yakın gelecekte, görsel sanatların daha farklı bir kulvarı deneyebileceğini de hissediyoruz…
Günümüz görsel sanatlarında tuval resmi hala gündemde fakat tuval resminde de, ancak farklı çalışmalar ortaya koyan sanatçılar ön plana geçiyor, hala eskimiş figür anlayışı ile sanatı sürdürenler, belli, daha az eğitimli veya eğitimli olup sanattan uzak yaşamış olanlara hitap edebiliyorlar. Soyut sanat yaparken sentez yapmayı ön planda tutan sanatçılar ise, araştırmacı yönleri ve kavramsal yetenekleri ile, farklı yöntemleri deneyerek, yapılması gereken sanatın örneklerini sunabiliyorlar…
Kısacası akıllı koleksiyoncu, birileri gözü kapalı olarak bir yatırıma yöneliyor diye onları takip edeceğine, onların yanlışlarını tespit ederek, kendisine doğru bir yol çizer…
Ülkemiz sanat piyasasında körüklenmekte olan kavramsal sanat gruplaşmaları ile, sanatçılar arasında da bir ayırımcılığın olduğu açıkça gözlenmektedir. Sanki kavramsal çalıştıklarını öne süren sanatçılar ile, yıllarını sanata vermiş veya daha geleneksel çalışan, düşünen sanatçılar arasında, sanat açısından bir fark varmış gibi…
Oysa gözüken o ki, kavramsal olarak tanımlanan sanatçıların bir çoğu, internetten esinlendikleri fikirleri veya alıntıları kendi eleklerinden geçirerek ortaya koymaktalar ki, bunda da Batı öykünmesinin, açıkça, Batı sanatının takipçisi olma özleminin ağır bastığı gözükmektedir…
Hani sanatta Batı’yı dışlamıyoruz da binlerce yıllık medeniyetlerin göbeğinde yaşayan Anadolu kökenli sanat adaylarının hiç değilse, bize ait kavramsal nitelikleri çağdaş anlamda ortaya koymaları gerekmez mi. Doğrudur sanatın global olduğu da, bakıyorsunuz Batı eski medeniyetlerden yola çıkabiliyor ve bizim geleneksel verilerimizden de faydalanıyor fakat, bizim sanat anlayışımızı Batı kökenli yapmaya uğraşarak sanat ortamını salt Batı’ya kaydırmak isteyen kültür emperyalistleri, ortaya anasız ve babasız bir sanat çıkarma gayreti içinde bocalıyorlar… İşte bu durum ülkemiz sanat ortamında, sanat kesiminin ikiye ayrılmış olmasına yol açtı ve bugün kendilerine kavramsal galeriler diyenler, sadece kavramsal takıldıklarına inanmış olan genç sanatçılar ile yol alırken, kimin neyi nereden tırtıklamış olduğuna da pek aldırış etmiyorlar ki, sürekli Batı’da yapılmış olanların benzerlerini, hatta kopyalarını bile görüyoruz…
MİLYONLARCA GÖRSEL SANATÇI VAR…
Bugün yeryüzünde milyonlarca görsel sanatçı bulunmakta ve bunların içinde ancak doğru düşünen ve doğru felsefe kurarak, yapılması gerekeni bulundukları coğrafyada yapanlar bir adım öne çıkabiliyorlar. Yoksa internet herkesin önünde ve internetten tırtıklamakla sanat oluyorsa, bu şans milyonların da önündedir ve üne kavuşmuş olanlarda internetten faydalanmış olurlardı… Oysa öyle bir dünya yoktur. Zaman vereceksin ve kapsamlı araştırmalar yapıp bir yerde sanatın inzivasına çekilerek, tüm yapabileceklerini ve düşündüklerini analiz ederek, sonunda varacağın sentezi ortaya koyup, kabul görüp göremeyeceğine tanık olacaksın. Bir Francis Bacon’un, Richter’in, De Kooning’in ve diğerlerinin hangi yollardan geçmiş olduklarını kavrayabildiğinde, sanat yaşamında bir adım ileriye gitmiş olabileceksin…
GÖRSEL SANAT PİYASAMIZDA KÖTÜ NİYET…
Görsel sanat piyasamızda birçok iyinin yanında, kötü niyetlilerin sayıları da küçümsenmeyecek kadar yüksektir. Bun da sanatta yer alan kıskançlıkların ön planda olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü sanat kıskandırır da. Örneğin bir sanatçı temsil ettiği sanat alanında bir başarı elde etmişse, ya alkışlanmaz ya da alkışlanırken yüzlerde de bir üzüntüye yol açar. Bunu bugüne kadar çok çeşitli şekilde gördük ve görmeye de devam ediyoruz… Elbette ki sanatın başarısını sevinç gözyaşları ile kutlayanlar da ülkemizde çoğunluktadır ve bu kesim genelde sanatla yakında uğraşı içinde olmayanlardır… Ayrıca iyi niyetli kıskançlıklar da vardır ve bu kıskaçlıkta olanlar da açıkça bunu belli ederek, bir yerde sanatı ve sanatçıyı da övmekten geri durmazlar…
Kavramsal sanatta Batı’dan alıntı örneklerini, http://www.turkishartmarket.wordpress.com adresinden kapsamlı araştırma yaparak görebilirsiniz. Çünkü bu sitede geçmişten beri bir çok bilgiye, haberlere yer verildi fakat nedense gerçekleri vurguladığı içindir ki, bazı çevreleri tedirgin etmiştir. Ayrıca http://www.artkritik.com ve http://www.muzayedekritik.com adreslerinden de, görsel sanatlarımız ,ile ,ilgili önemli araştırma yazılarını okuyabilirsiniz.