SALT’IN GÖRSEL SANATLARIMIZDAKİ ÖNEMİ NEREDE?

Art4Critic(Sanatın Eleştirisi)

“Toplumsal cinsiyet eşitliği için farkındalık yaratarak değişime katkı sunan Garanti BBVA, SALT’ın kurucusu ve daimî destekçisidir.”

Güzel bir amacı ortaya koyan slogan…

Peki bugüne kadar Salt hangi yaraya merhem olmuştur bu konuda? Farkındalık yaratarak neyi kotarmıştır? Oysa sanat ile ortaya koyulan farkındalıklar, mutlaka bir çözümü veya sonucu da ortaya koymalıdır ki etkili olabilsin… Belki diyeceksinizdir ki, Salt görsel sanatlar içerisinde yer alan bir amaçtır ve ortaya koyacağı sonuç ise, Salt’ı gezen belki birkaç yüz kişinin, ‘kral çıplak’ demesine fırsat bırakılmadan yapılan bir sunumdur ve insanlar gezer, bakar ve Salt’ta bir çağdaş sanat olayı gördüklerine inandırılır ve giderler…

Şimdi sanata kazandırılan nedir burada? Fikir mi? Fikir ise, bir fikri çok daha başka yollar ile çok daha etkili vererek, sonuç alabilmek de mümkündür… O zaman bu sanatsal(!) uğraşının amacı ne ola ki…İnsanları boşu boşuna oyalamak mı? Yoksa  etkinliği hazırlatan, sponsor olan kurumlara, isimlere sanat adına rant kazandırabilmek mi…  Ve de henüz ülkemizdeki görsel sanatlar yağlıboya ve tuvalin ötesine pek geçmemişken, (Toplumun nüfusuna vurduğumuz zaman bu konu önem kazanır. Acaba ülkemizde toplumun yüzde kaçı kavramsal diye yutturulan  bazı saçmalıklar ile ilgilidir… Bence yüzde 0,oooooooo1 i bile değil…)

Salt denilince sadece sanat piyasasında Vasıf Kortun ismi akla gelir… Bazılarına göre de Ali Akay ve o gruptaki bazı isimler…  Bir de Mamut vardır ki, sürekli genç sanat kesimini Batı temalı kavramsal sanata yönlendirmedir amaç… Peki neden genç sanatçılarımızdan, üzerinde bulundukları coğrafyadan yola çıkarak, kavramsal nitelikli bir şeyler ortaya koymaları istenmez? Neden hep Batı’nın eteğine yapışmaları körüklenir…  

Bugün dünya çapında  tanınan İran asıllı sürgündeki sanatçı Shirin Neshat, kavramsal sanatı kendi coğrafyasındaki kadınların sesi olarak kullandı ve sanatçı olarak yaptığı eylemlerle, İran kadınına yeni özgürlükler kazandırdı… Bugün Salt sergilerinde ki kavramsal işler arasında ses getirecek, eylem ortaya koyabilen ve sanatçının sesini yığınlara duyuran bir etkinlik göremedik…

Avrupa Birliğinden veya Avrupa’nın ülkemizde sanatı destekleyen fonlarından birinden gelen iki milyon dolarlık yardımdan haberimiz oldu fakat, kime yaradı o paralar veya Garanti BBAV’nin sponsorluğu kimlere yarıyor ve ülkemizde sanata ne kazandırıyor birisi çıkıp açıklasın da anlayalım…

Nedense son yıllarda genç sanatçılara yardımcı olalım diye ortaya çıkan kuruluşlar veya sanatsal gruplar, genç sanatçıların kendi  kültürümüz,  coğrafyamız ve insanlarımızın gerçekleri açısından kavramsal olarak eser ortaya koymalarına önem vermediler. Batı’dan alınan kavramsal sanat örnekleri ile sözde çağdaş sanatımızı ortaya koymaya çalışanların ne derece  başarılı oldukları, görsel sanatlarımızda dünya platformunun neresinde olduğumuz gerçeği ile ortaya çıkmaktadır… Kavramsal olarak sanat yapmak, sanatta sadece bir değişik olanı, yeniyi, sanat açısından yeni olarak görülebilecek bir saçmalığı ortaya koyarken, sanatçının içinde bulunduğu toplumdan da yola çıkarak bir sorunun çözüme kavuşması gerektiği vurgulamasını da yapması gerekir… Bir amaç taşımayan ve kavramsal sanat olarak sunulmaya çalışılan her neyse, havada kalır ve bir zemini olmaz… Sanat için sanat yapmak ise amaç, bu amacı da kavramsal olarak ele almak kadar bir saçmalık ta olmaz…

Salt’ta Nur Koçak sergisi… Yücel Dönmez’in 1970 li yıllardaki bir projesinin fotoğraflarını kartpostallardan büyüttürerek sergisinde izinsiz kullanan sanatçı, aslında ülkemizde sanat alanında meydana gelen bir sorumsuzluğu da vurgulamış oldu…

Bugüne kadar gerek sanat tarihçi, sanat yazarı, küratör, galerici, müze yöneticisi veya sanatın bir başka sözcüsü anlamında ortada gözüken bazılarının,   Fazla bir şey yapmadan popüler kültürün peşinde, kendilerine rant elde etme amacıyla  koştuklarını görüyoruz… Ve ne yazıktır ki bu bahsettiğimiz insanlar bir şekilde  sanatı kurgulayan merkezlerin köşe taşlarına yerleşmiş, işlerine geldiği gibi koşturmaktalar…

Shirin Neshat örneğini ortaya koyan bir kavramsal sanatçı neden çıkaramadık? Veya  bu açıdan çaba harcayan sanatçılarımızı neden görmezden geldik? Bunun yanıtını nasıl verebilirler ki, sosyetik çabalarla, popülizm kaygıları ile sözde sanatı kovalayanların  gerçek sanatın ülkemizde nasıl olması gerektiği ile ilgili ne kaygıları olabilir ki… O zaman, gözüken şu ki, sanat piyasamızda bugüne kadar gelmiş olan uygulamalar değiştirilmedikçe, bizden bir sanatçının veya sanatımızın dünya çağdaş sanat platformunda yer alabilmesi ancak hayal olur…

Yücel Dönmez’in Kapitalizm serisinden bir kavramsal çalışması (1997 Gallery2000Chicago koleksiyonu).

Bakıyorum da ülkemizde maniplasyonla algı yaratılan bazı isimler ve eserleri fiyat açısından balon gibi şişirilen bazılarının,  aslında bir Batılı veya başka sanatçıdan kopya çektikleri veya  o sanatçıya ait olan fikir, görsel ve mesajlar ile  ortaya çıkmak istedikleri gündeme geldikçe, şaşırmadan edemiyoruz…

İstanbul Modern’de yer alan sanatçıların Türkiye’nin en önemli sanatçıları oldukları ile ilgili gerçek olmayan iddialar ise, aslında ülkemiz görsel sanatlarına vurulmuş olan bir darbedir ve bu müzede mutlaka, özgün sanatımız için ayrı bir bölüm ve özgün olmayan, kopya sayılan sanat için de ayrı bir bölüm oluşturulması, müzenin uluslararası tanıtma amacını belki biraz kurtarmış olur. Yoksa bugün tanımlandığı gibi, İstanbul Modern bir çağdaş sanat öüzesi değil, normal bir galeri gibi algılanır ve sadece insanların vakit geçirmek için uğrayacakları bir mekan olmanın ötesine geçemez…

MARİA HELENA VİEİRA DA SİLVA VE CANAN TOLON…

art4crıtıc

Maria Helena Vieira da Silva (13 June 1908 – 6 March 1992) Portekiz asıllı sanatçı aynı zamanda Fransa vatandaşı olarak, 1992 yılında Paris’de yaşamını kaybetti.

Maria’nın çalışmalarını bir izleyicimiz Canan Tolon’a ne kadar benzerlik gösteriyor diye göndermiş ve “acaba Canan Tolon bu sanatçıyla çalışmış mı” diye de soruyor. Biz çalışıp çalışmadığını bilmiyoruz fakat, Canan Tolon’un, İstanbul Modern tarafından sergisinin yapılmış olmasını, sanatında özgünlüğüne bağlıyoruz. Öyle ya özgün olmayan bir sanatçıyı göklere çıkararak, İstanbul Modern gibi bir müze sergisini açmaz. En azından böyle düşünmemiz gerekir.

Bu konu ile birlikte aklımıza şu gelebiliyor; yani bizden bir sanatçının dünya çapında özgün eserler ürettiğini, göğsümüzü kabartarak ne zaman uluslararası alanda yaymaya çalışacağız? Yok mu böyle bir sanatçı?

Bir sanat adamı arkadaşımız sürekli şunu söylüyor, “Uluslararası piyasaya sunabileceğimiz bir sanatçımızın ülkemizde desteklendiğini görsem, dişimi kıracağım” haksız da değil… Bugüne kadar kimleri biennallerde desteklediyse, ülkemizin çok saygın sanat kurumları, öyle ses getirecek bir sonuç elde edemedi. Contemporary fuarlar açıyoruz, galerilerimiz sadece birbirleriyle rekabet halinde gözüküyorlar. Çağdaş bir fuarda çıfıt çarşisı gibi dizilirse eserler, sadece satış amacı güdüldüğü ortaya çıkar. Oysa, temsil edilen ve uluslararası piyasalara sunulabilecek sanatçılarımız varsa onları özel olarak sunmak gerekir ki, istenilen sonuç elde edilebilsin…

Maria Helena Vieira da Silva

Maria Helena Vieira da Silva 

İstanbul Sanat Vakfı ve diğer bir çok sanat kuruluşları, müzeler, galeriler ve devletin sanat kurumları, sanatla tatmin olmayı bırakıp, sanatla dünyaya ün salmanın peşine düşmelidirler… Bunu yapabilmek için de aynen Avusturalya ve bir çok başka ülkelerin yaptığı gibi, ümit veren sanatçıların dünya sanat merkezi sayılan yerlerde örneğin, New York, Paris, Londra, Berlin gibi kentlerde atölye çalışmaları yaparak, o merkezlerin sanat piyasası ile tanışmaları sağlanmalıdır ki, çağdaş sanat anlamında ner3ede olduğumuz ortaya çıkabilsin… Bu yapılırken de ülkemizde yaygın olan torpilliler konusu rafa kaldırılmalı ve yabancı uzmanlarca da onaylanan sanatçılara destek sağlanmalıdır…

Canan Tolon

Canan Tolon


Maria Helena Vieira da Silva çalışmalarından örnekler;

CANAN TOLON ESERLERİNDEN ÖRNEKLER ^

KAVRAMSAL SANATTA BİR GARİP DURUM…

 Vahap Avşar ve Nur Koçak, Yücel Dönmez’in 70’li yıllardaki projesini nasıl sahiplendiler…

Yücel Dönmez

Genç bir Tatbiki Güzel Sanatlar öğrencisiyken, ülkemin şanlı ordusunun Mehmetciklerinin korku saçan, savaşçı yürekler taşıdığı imajının aslında, sıla hasreti çeken, sevgili hasretiyle yanan ve vatanını korumaktan başka amaçları olmayan yürekler olduğu gerçeğini bir proje ile vurgulamak istedim…

Bugün ünlü bir doktor olan Alkan Yıldırım projemde olan modellerden biriydi ve genç bir tıp öğrencisiydi o zaman. Henüz hayatta olan bir çok arkadaşım da projede yer aldı…

Projenin amacı, Mehmetcik kavramını aile hasreti ve duygusal gurbetlik olarak ele almak ve askerimiz ile ilgili olarak anılan savaşçı imajını, biraz olsun yumuşatabilmek ti… Bir kartpostal firmasının sahibi olan hemşehrime projemi anlattım ve kartpostal olarak piyasada da bulunmasını arzu ettiğimi belirttim ve çok ilginç bulduğu için, kabul etti. Fakat, TSK dan uyarı gelince, bir müddet sonra piyasada satışını durdurdum ve dava açılmaması için, projenin fotoğraf çalışması olarak kalması kararına vardım. Proje o zaman kavramsal sanat gündemde olmadığı halde, kavramsal açıdan benim için mükemmel bir çalışma olarak kaldı. Ve toplumda kısa da olsa yarattığım imaj sanat çevresi tarafından da takdir edildi…

SANAT DERGİSİNİN KAPAĞI (Fotoğraf,Yücel Dönmez)

ART ASIA PASIFIC (UZAK DOĞU’NUN SANAT DERGİSİ) Fotoğraflar:Yücel Dönmez

Vahap Asvşar adındaki bir kavramsal sanatçı önce NewYork’ta daha sonra da Arter istanbul’da sergilediği fotoğraflarım için, Uzak Doğu sanat dergisine verdiği röportajda, kart postalların sanat olmadığını ve kendisinin sanat yaptığını iddia etmiş… Ayrıca bu üstün vasıflı(!) sanatçı, Kolekta adlı internet sitesinden de bazı kart postal fotoğraflarımı tanesi 15 bin TL den satışa çıkarmıştı ve Kolekta’yı arayarak kaldırttım…

Vahap Avşar benim fotoğraflarımı kart postallardan bir buçuk metre gibi büyüttürerek sergilemiş ve satışa sunmakta tereddüt etmemiş..

arter 7.tif

Sanatçımızın, Kolekta’da 15 bin TL den satışa sunduğu Yücel Dönmez fotoğrafı 🙂 Bu fotoğraftaki modeller, Tatbiki Güzel sanatlardan Bahir Tunca ve Yeşilçam’dan Senar Seven…

Üstelik 1972 tarihinde Tatbiki Güzel Sanatlar 3 üncü sınıf öğrencisiydim ve de kart postalların arkasında fotoğraf Yücel Dönmez yazıyordu. İnsan merak edip Google dan araştırarak, Yücel Dönmez’in kim olduğuna bakmaz mı… Aslında henüz bir sanat öğrencisiyken bu fotoğraf projesi benim kavramsal açıdan ilk projem değildi 🙂

Bu kavramsal takılanların, yol gösterici sanat uzmanları acaba kendilerine, bir başkasının telif hakkı olan yapıtının izinsiz kullanılmaması gerektiğini öğretmedi mi…

Vahap Avşar İlk sergiyi 2010 yılında New York’da bir banka galerisinde açılmış ve sanatçının yayıncıdan elde ettiğini söylediği veya yayıncının çöpleri arasından elde ettiği dokümanların üzerinde İPDAL diye ibare varmış ve onu aynen, sanki ordu o fotoğrafları iptal etmiş gibi imaj vererek sergilemiş…TSK’nın öyle bir niyeti olsaydı, o modellere giydirdiğimiz, kara, hava ve deniz kuvvetleri üniformalarını kullanmak için bana izin verilmezdi ki, üniformaları Bakırköy İnzibat Komutanlığından, o zamanın komutanı Albay Şahap Atalay’ın izni ile kullanmıştım…

http://www.sanatatak.com/view/yucel-donmezin-izinsiz-kullanilan-fotograflari-tartisma-yaratti

DAHA ÖNCE SANAT ATAK TA YER ALAN KONUYLA İLGİLİ HABERİN LİNKİ…

Kavramsal sanatta intihallere alıştık da, bir başka sanatçının yapıtlarını alıp kendi malı gibi kullanan ve üzerinden maddi ve manevi rant elde eden birine,  sanatın hangi penceresinden bakmak gerekir düşünmeliyiz…

Bugün konuştuğum bir genç sanatçı arkadaşım bana, “acaba bu tür şeyler neden hep sana rastlıyor” diye sordu ve çok güldüm… Bana rastlıyor çünkü sanat açısından yaptığım her çalışmanın temelinde önemli bir felsefesi ve mesajı var bunu da hisseden başka  birisi, sanatın etik süzgecinden gerçek bir sanatçı gibi geçmemişse, “neden benim olmasın” diyerek, içindeki şeytana yenilebiliyor… Ayrıca Türk asıllı bir sanatçı olarak belki de dünyada ilk kapsamlı dijital kolaj kişisel sergiyi açan ve kamusal alanlara dünyada ilk kez büyük ebatta dijital-kolaj orijinal çalışmalar koymuş olan sanatçıyım ve ülkemde henüz 1986 yılında okul bitirmiş bir ismi ilk dijital sanatçımız diye lanse etmeye çalıştıklarında bizim sanat piyasamızın ne kadar çok kötü niyetli insanlara sahip olduğu imajını yaratmıştım kendimde, çünkü araştırmadan işkembeden atıyorlardı sonrasında ise suskunluktu yaptıkları… Burada bu tür karşılaştığım sorunları tartışmak istemiyorum çünkü başka bir platformda değinmek istiyorum…

Nur Koçak’ın Salt Galata’daki sergisi ve Yücel Dönmez fotoğrafları 🙂

Şimdi bu olayda ilginç olan bir başka boyut; Nur Koçak gibi ülkemizde kavramsal çalışmalar açısından ün yapmış bir isim de, aynı projeme bir şekilde takılmış ve o da projemin arkasındaki felsefesini ve mesajını hissetmiş olacak ki, Salt gibi kavramsal sanatın önemli merkezinde benim kartpostal fotoğraflarımı büyütürerek C Print yaptırıp, aynen Vahap avşar gibi sergiliyor fakat iki sanatçı da birbirlerinden habersiz olarak kullanmış oluyor projemi… Bu da projemin ne kadar cazip ilgi çekmiş olduğunun bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor…

Olayın bir başka boyutu da, Uzak Doğu dergisi, Art Asia Pasific acaba neden telif hakkına riayet etmemiş… Çünkü dergiye sanatçı tarafından fotoğrafların Hadiye Cangökçe tarafından çekilmiş olduğu belirtilmiş olacak ki, fotoğrafların bilgisinde Hadiye Cangökçe’nin fotoğrafları çeken diye adı geçiyor…

Buradan kavramsal sanatın Türkiye’deki sözcüleri gibi anımsadığımız, Sayın Vasıf Kortun, Rene Block, Ali Akay ve diğerlerine bir çift lafım olacak; Sizler her iddianızda sadece kendi fasit çevrenizdeki tanıdığınız genç isimlerle ülkemizde kavramsal sanatı körüklemeye çalıştınız… Oysa, sizler  daha sanatın içinde değilken, Yücel Dönmez ülkemizde öğrencilik yıllarında bile, çağdaş sanatın tarihini yazdı ve siz bunları araştırmamış olduğunuz için, bugün sizin öğrencileriniz işte böyle bir sorumsuzluk örneği setrgileyebiliyorlar…

Biraz sanata ve sanatçıya saygı gerekiyor ki, ülkemizde çağdaş sanatı da bir yere oturtabilelim…

Göstermelik sergiler, algıyla şişirilmiş isimler, kopyacılığa özendirmeler, intihali sanat saymak, görsel sanatlarda sanatı değil de parayı ön planda tutmak, ülkemiz sanat kuşağını yaratmaz aksine köreltir ve parayı sanatın önüne çıkararak, dünya sanatında ön sıralara yarışma hayalimizi  geride bırakır… Bu yüzden de Afrika ülkeleri sanatçılarının bile gerisinde kalarak,  sanat istatistiklerinde son sıralara adayız…

Şunu da bilmeliyiz ki, Batı’da çağdaş sanatta yapılan maniplasyonlar oralarda tutabilir çünkü, sanatın para ilişkisini Batı yönetiyor ve üçüncü dünya ülkelerindeki sanata da ancak çok yönlü bir özgünlük penceresinden bakıyorlar… Sizi o pencerede göremedikleri zaman da, işte böyle çıkmazlara sürüklenebiliyoruz…

CONTEMPORARY İSTANBUL 2021

Duygu Yaşam- (Eleştiri)

Neslihan Süsleyici- (Haber, fotoğraflar)

Contemporary İstanbul bu yıl yeni yerinde, İstanbul tersanesinde kapılarını açtı. Haliç bölgesinde olan yeni fuar mekanında, Art Ankara’dan beri geçen zaman içinde herhangi bir değişiklik göze çarpmadı. Sanki aynı değerde işler ve aynı galeriler, sanatçılar derken, yine görsel sanatlar konusunda farklılıklara rastlamadığımız bir fuar yaşıyoruz.

Fuarda yer alan yabancı galerilerin de sanat severleri ve koleksiyoncuları şok edebilecek bir sunumlarına rastlanamıyor. Fuarda, ne yazık ki başka sanatçıların benzerlerine de rastlayarak, “Bu ne ya” demekten kendimizi alamıyoruz. Örneğin Adrian Ghenie,Joseba Eskubi ve Ohlen gibi sanatçıların benzerlerini özgün çalışmalar olarak sunan bir yabancı galeri, aynı zamanda Franz Kline benzeri bir sanatçıya da fuarda yer vererek sanki özgünmüş gibi sunuyor.

Contemporary istanbul çağdaş sanat fuarında gönül isterdi ki, dünya çapında sanatsal açıdan bilinen galeriler de yer alabilseydi. Salt ticari düşünen, dünya çapında herhangi bir sanatçıyı temsil etmeyen al satçı galerilerin katılmasıyla, ülkemiz sanatının da önünün açılacağını pek düşünemiyoruz.

Genelde genç sanatçılarla katılan yerli galerilerimizde yer alan bazı önemli genç isimler var bunları daha sonraki yazılarımızda ele alacağız. Genç sanatçılarımızın bir çoğu, ne yazık ki, sanat üretmekten çok, ürettiklerini nasıl satabilecekleri konusunda sanki eğitilmişler; okulu bitiren koltuğuna tuvalini vurduğu gibi sanatını pazarlamaya soyunuyor. Oysa, Dali ne demiş, “sanatçı 8 yılda yetişmez” ki bu doğru bir laf. Gerçek sanatçı ömrünü verir sanatına ve onun geleceği, ilk devrelerinden kendini belli eder ve belli bir deneyime eriştiği zaman da, baş yapıtlarına imza atar.

Şimdiye kadar o kadar çok sanata soyunan isim gördük ki, bugünlerde onların adlarını bile hatırlayan pek yok. Silinip gittiler. Çünkü sanat değil, sanatın getireceği paranın peşinde koştular ve yoruldukları zaman da sanatı bırakma kararı aldılar.

Sanat yolunda ısrarcı olması gerekir sanatçının, kendiyle yarışması hatta kendiyle savaşmasıdır sanatçının eser üretebilmesi…

Son yıllarda ülkemizdeki sanat fuarlarının sayısı arttıkça, sanki sanatta da bir gerileme yaşıyoruz ve bunun nedeni de, görsel sanatların paraya endekslenmesi ve algı yaratılarak şişirilen isimler üzerinden, kazanç elde edilmesi. Aklımıza gelebilecek her türlü maniplasyonun yaşandığı görsel sanatlar piyasasını doğru kurmak gerekiyor. Yoksa bir tarafta sanat fuarları, galeri sergileri derken, diğer tarafta sanki sanat piyasasında sanatın değerlendirilmesinin uzmanları(!) olarak kendilerini görmeye alışan bazı müzayede şirketleri ile ancak bir karmaşa kültürü yaşar, bir türlü işin içinden çıkamayız. O zaman, ülkemizde sanatı öncelikle paragöz sözde sanat tacirlerinden kurtarmak, gerçek sanat tacirlerini yaratmak gerekiyor ki, sanatçı sistemli bir sanat piyasasına kavuşabilsin…

Gelecek günlerde Contemporary İstanbul ile ilgili leşetirlerimizi sürdüreceğiz, bizi izlemeye devam edin lütfen!

FAHRELNİSSA ZEİD’İ TANIMAK VE SANATINA TANIKLIK ETMEK…

Yahşi Baraz’ın yazdığı “Fırtınaya Doğru” isimli” kitap bir sergiyle tanıtıldı.

Duygu Yaşam (ArtCritic)

Günümüzde yaşamayan önemli bir sanatçıyı, yaşadığı dönemlerden bilen ve sanatına tanıklık etmiş olan birinin kitap yazarak anılarını yansıtması, biyografi ile ilgili kitaplar açısından değerli bir çabadır.

Fahrelnissa Zeid, Yahşi Baraz ilesanatçının atölyesinde görülüyor.

Yahşi Baraz bugüne kadar Türkiye’de sanat piyasasını başlatmış duayen bir  art dealer olarak bilinmektedir. Sayın Baraz 46 yıldır ülkemiz sanatçılarıyla  yakından ilgilendi ve her fırsatta gerek fotografik olarak, gerekse dokümanlar, sanatçılar ile ilgili çok büyük bir arşiv oluşturdu. Bugüne kadar elde ettiği dokümanları hazırladığı bir çok kitaplarda kullanan Baraz, bu defa Fahrelnissa Zeid (1901-1991) ile ilgili anılarını ve tanıklık etmiş olduğu sanatını yazarak, kitap haline getirdi. Bozlu yayınlarından çıkan 360 sayfalık kitap, sanatçının “Fırtınaya Doğru” isimli sergisinin açılışında tanıtıldı.

Tate Modern müzesinde açılan sergiden sonra global sanat dünyasında adından daha çok bahsedilmeye başlanan Fahrelnissa Zeid ile ilgili olarak, Londra’da ki müze bir de kitap yayınladı (13 Haziran-8 Ekim 20117).

 Fahrelnissa Zeid’in yaşadığı dönemlerde tam anlamıyla anlaşılmadığı fakat günümüz de çağdaş sanatın çoklu ve değişken bir çizgiye ulaşmasından sonra, ilgi çektiğini düşünüyorum. Çünkü, sanatçı bulunduğu dönemde anlaşılamaz olabilir fakat zamanın gelişimiyle ne derece değerli olduğunun bilincine varılarak, gereken tanımlama yapılabiliyor; Fahrelnissa Zeid için ise, 20 Yüzyılın önemli kadın sanatçılarından biri olarak, bugünlerde yorumlar yapılabiliyor…

SANAT VE SANATÇI DESTEKLENMELİDİR…

Bulunduğu ülkesinin sanat açısından önünü açabilecek olan sanatçıların, desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz fakat, neden desteklenmiyor sorusunu da sormadan edemiyoruz…

Çünkü ülkemiz sanat piyasasında , ülkedeki sanatın değerlendirilmesi hakkıyla yapılamıyor. Sanat tarihi fakültelerimizden mezun olanlar arasından görsel sanatlarda uzmanlaşmış olanlar, bir elin parmakları kadar az ve gündemde olanlar da kusura bakmasınlar, bir karşılık almadan ne sanatı ne de sanatçıyı değerlendirmek istemiyorlar. Bunu yıllardır yaşadığımız deneyimlerimizden ve yaşanan olaylardan anlıyoruz…

Sayın Yahşi Baraz bugün kendisine yakışanı yapmıştır ve gönül ister ki elindeki arşivini, dünya sanat platformuna sunabileceğimiz sanatçılar varsa, onlara da kullanabilse…

Bundan sonra  Yahşi Baraz’ı, Art Dealer & Art Writer olarak, dünya sanat piyasasına da tanıtmaya başlayabiliriz…

Zeid sergisi  Bozlu Art Project Mongeri Binasında, 21 Eylül-30 ekim tarihleri arasında izlenebilir.

Fahrelnissa Zeid eserlerinden bazıları;

SEVVAL BASALAN’IN AÇIKLAMASI.

BAZI ESERLERİMİN ADETA İKİZLERİNİ GÖRMEK BENİ ŞOKE ETTİ

Merhabalar ben Şevval Başalan .

Açıkçası şaşkın olmam sebebiyle bu yazıya başlarken biraz zorlanacağım fakat “her koşulda kendim olduğum için” bu konuya da içtenlikle ve objektif bir şekilde yaklaşmak için elimden geleni yapacağım.

Sanat tarihi boyunca ve güncel sanat ortamı içerisinde aynı duyguları hisseden aynı acıyı yaşayan aynı savaşı veren sayısız sanatçı vardır ve olmaya devam edecektir. Fakat her sanatçının dünyaya bakan penceresi ve “delilikleri” nin farklı olduğuna inanan bir insanım. Sanat ortamından bazı insanların yakın dönemde bu aşırı benzerliği fark etmeleri ve bana iletmeleri sonucunda farkına varmış olduğum, gördüğüm andan itibaren beni adeta şoka sokan ve genç bir sanatçı olarak üzen, bence benzerliği aşan bir durumdan bahsetmek isterim. Bu durumu fark ettiğim anda araştırmaya koyuldum…

Sayın Erdoğan Zümrütoğlu’nun ( internet sitelerinde mevcut ilişkili olduğu galerilerin belirttiği tarihleri baz alarak ) 2020 ve 2021 yılında üretmiş olduğu ve özellikle yurtdışında sergilenen 2020 Malat Galeri ‘’No one’s Dreams’’ isimli sergisinden önce varlığını tespit edemeyip izini hiçbir yerde göremediğimiz işlerinin benim işlerimle neredeyse benzerliği aşıp ikizi olan işler olarak görünmeleri, söz konusu bu işleri kendi aktif sosyal medya hesabından paylaşmaması, beni son derece şaşırtmış ve ciddi şüphelere taşımıştır.

Konuyu detaylı anlamanız açısından kısaca kendimden ve kendimin farkına vardığım günden beri ürettiğim işlerden bahsetmek isterim . Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi, Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar ve Resim Bölümü (tam burslu) ve yine aynı üniversitede aynı bölümde burslu olarak yüksek lisansını devam ettiren bir öğrenciyim. (Tez konum bile bireysel/ toplumsal acılar ve sanatçıların travmatik acılarını, psikolojik analizlerini ele alan araştırmaları kapsamaktadır). 

Kaburgalarımı, ciğerlerimi, kalbimi, vücudumu, bilincimi, bilinç dışımı, ruhumu, hastalıklarımı , kayıplarımı, acılarımı, ailemi, travmalarımı, ellerimi , korkularımı , şiddeti, iliğimi, kemiğimi ,dişlerimi beni dağıtan duygularımı ve beni toparlayan gücümü bu zamana kadar üretmiş olduğum tüm işlerimde en dürüst ve içim dışıma çıkmış bir halde gözlemleyebilirsiniz. ‘’İçim dışıma çıkmış bir halde’’ dememin sebepleri fazla ve anlamlı bir dışavurum barındırmaktadır. Lise öncesi, lise ve lisans dönemlerimde ürettiğim işler hiçbir zaman hocalarımın siparişi değil, ruhumu ve özgünlüğümü ifade etmiş olduğum kendi işlerimdi. Bu her zaman böyle oldu; sayın Bedri Baykam’ın küratörlüğünü yaptığı ve Piramid Sanat’ta açılan ‘’Katarsis’’ isimli kişisel sergim dışında, lisans dönemimde daha mütevazi yerlerde açmış olduğum 3 kişisel sergi ve birçok önemli platformlarda karma sergilerim olmuştur. Tüm sanatsal süreçlerimi farklı tekniklerde ele aldığım ama kendi içinde tutarlılığı, anlamı, mesajı ve özgünlüğü olan işlerimi instagram hesaplarımdan, arşivlerden veya Google üzerinden en önemlisi de ‘’Katarsis’’ isimli sergimin kataloğundan izleyebilirsiniz. 

Birçok insanın benim sanatımı tanıması Bedri Baykam’ın küratörlüğünde açılan ‘’Katarsis’’ isimli sergimle olmuştur. Bu sergide 2017-2018 ve 2019 yıllarında üretmiş olduğum kasap kasap gezip fotoğraflayıp gözlem yaptığım ve üzerinde o kadar yoğun çalışıp uzun süre et yiyemediğim, kustuğum ‘’kalıntı serisi’’ ve yine arabesk kültürün en yoğun yaşandığı alan olarak tespit ettiğim ve sırf yeni işler üretmek adına kickbox salonuna kayıt olup uğruna ayaklarımı ve ellerimi çatlattığım ‘’Arabesk Serisi ‘’, ‘’Kolaj Serisi’’, ‘’Gravür Serisi’’ , ‘’kendi çığlıklarımı , astım krizi esnasında tıkanan nefes alışımı, kalp atışımı ağlama ve kahkaha seslerimi barındıran seslerim’’ ve bazıları 8 yaşımda yapılmış olan çeşitli desenlerim, yaşadığım ve şahit olduğum hastalıklar, doktor arkadaşlarımın ameliyatlarından karelerle incelediğim-algıladığım organ parçalarının etkilerini barındıran işlerim yer almıştır. Önemli noktalarım olarak bahsetmiş olduğum dönemler, emeklerim ve ürettiğim seriler, yaşama dair iniş çıkışlar, bir kadın olarak maruz kaldığım birçok yaşanmışlıklar, şiddet ve acıya karşı mücadelem, yaşam karşısında birçok unsura rağmen dik duruşum gibi tüm bu hayati etkenler, belirli bir süreç içerisinde birikip ürettiğim işlerin algımla birlikte olgunlaşıp tam anlamıyla boyut kazanmasıyla kile yönelmişti. Aynı zamanda acıyı da insanın bir olgunluk ve dönüşüm süreci olarak kabul ve reddedişlerim fiziksel ve ruhsal acıyla sevişip biranda tüm bu toplumsal ve insana ait kişisel acılarla savaşmaya hem kendi adıma hem de tüm kadınlar adına başlama sebebim benim sanatım için önemli bir güç olmuştur.

Zaman faktörünün nasıl yaşandığına gelince; Söz konusu heykellerim kendi instagram/facebook hesaplarım aracılığı ile ve küratörüm Bedri Baykam’ın yoğun paylaşımlarıyla 20 nisan 2020 tarihlerinde sosyal medyada yerini almıştır. Bu tarihle birlikte sayın Bedri Baykam ile heykel serisi hakkında olan diyaloglarımız 23 ekim tarihinde açılacak olan ‘’Katarsis’’ isimli sergim için devam etmiştir. Bu bağlamda Baykam’ın kendisi tüm üretim süreçlerimin en yakın şahidi  konumundadır.

Bir diğer önemli husus ise ‘’Katarsis’’ isimli sergimin açılması ve birçok teknikte üretmiş olduğum işlerimin yanında gerçek anlamda bas bas bağıran heykellerimi (birçok heykelde gerek kendime ait gerekse farklı seslerden kayıt aldığım ses efektleri mevcuttur) on binlerce insanın dikkatini çekmiştir. ‘’Katarsis’’ isimli sergim Milliyet, Hürriyet, Cumhuriyet, Aydınlık gibi birçok basılı yayında ve tv de çıkmış olup Yücel Dönmez, Nilgün Yüksel, Yazgülü Aldoğan ve küratörüm Bedri Baykam gibi isimler tarafından yazıları yazılmış olup aynı zamanda yurtdışında Fransa’da ve Almanya’da çeşitli gazetelerde yer almış olup hepimizin aktif kullandığı ve neredeyse bağımlısı olduğu sosyal medya hesaplarında sayısız etiket ve fotoğraflar ile paylaşılmıştır.

Sayın Zümrütoğlu’nun (orjinallerini görmemiş olmama rağmen) bence ‘’ikiz’’ derecesinde benim işlerime benzeyen işleri ile ilgili mevcut verilerin tarihleri, Malat Galeri’nin paylaşımı olan Ekim ayı 2020 ve 2021dir. Ve sayın Zümrütoğlu bu üretmiş olduğu işleri kendi sosyal medyasında paylaşmayı tercih etmeyip, yurtdışında anlaşmalı olduğu galerilerde satışa sunmayı tercih etmiştir. Bunun nedenini bilmiyorum ve anlayamadım. Fakat emin olduğum bir husus var: o da kendi işlerimin paylaşımını 20 Nisan 2020 tarihinde aktif olarak sosyal medya hesaplarımdan yayınlamış olduğumdur.

Geçen sene yoğun olarak bütün basında ve sosyal medyada yer alan sergimin hiçbir işi hakkında ne Zümrütoğlu, ne onun bir galericisi ne asistani ne bir koleksiyoneri ne de bir sanatsever, herhangi bir benzerlik bulgusunu saptamamış veya bana iletmemiştir. Zümrütoğlu’nun işleri paralel olarak üretilmiş olsaydı, herhalde kendisi veya bir tek başka insan ondan haberli veya habersiz olarak bu işlerle benim işlerimin paralelliğini veya ikiz benzerliğini belirtmiş olurdu. En azından benim sergimin duyulduğu zamanlarda bu durum sanat eleştirmeni/tarihçisi/hocalar/yazarlar veya herhangi bir kişi tarafından gündeme getirilirdi. Fakat ne şahsıma ne de bağlı olduğum galeriye bu şekilde bir benzerlik hakkında herhangi bir mesaj ulaşmamış, bir tepki verilmemiştir. Araştırmalarım dahilinde sayın Zümrütoğlu’nun 30 aralık 2019 yılında ürettiği bir büstün kendi instagram hesabından paylaşması dışında söz konusu işler ile ilgili (2020 Ekim ayı dışında) herhangi bir paylaşımı bulunmamaktadır. Tek paylaşımı bir büstün videosu olarak sanatçının hesabında kayıtlıdır. Benim mantığım bana bunu söylüyor.  Sayın meslektaşım bu konuya hangi açıklamaları getirecek gerçekten merak ediyorum. Eğer Erdoğan Zümrütoğlu’nun ülkemiz içerisinde bizlere ulaşmamış, bilmediğimiz, görmediğimiz, yayınlanmamış başka bir kataloğu, küpür, belge ve ipuçları var ise, bunları memnuniyetle görmeye hazır olduğumu belirtmek isterim. Eğer bir yanılgı var ise, ikna olduktan sonra, bu yanılgıyı tüm açık yürekliliğim ile dile getirmeye de hazırım. Özetlemem gerekirse kendi işlerimin ilk paylaşımını sosyal medya aracılığı ile 20 nisan 2020 tarihinde bizzat kendim yapmış bulunmaktayım . Heykellerimi ve özgünlüğümü izlemeniz ve algılamanız açısından yukarıda belirtmiş olduğum süreçler ve seriler önem arz etmektedir.  Ve son olarak sanat ve hayat denen bu zor yolculukta, kendi elde ettiğim ve ürettiğim işlerime hem ulusal hem de uluslararası alanda, tüm maddi, manevi ve ticari değerler üstünden sahip çıkarak, doğal haklarımı her yerde koruyacağımdan kimsenin şüphesi olmasın. Yaşadığım duyguları, yaşama bağlanmamı sağlayan,  beni ben yapan ve benim yarattığım işlerde, benim gerçek anlamda kanım, dişim , sesim ve ruhum vardır. Hiçbir zaman gerçekten hissetmediğim bir anda bir iş üretmemişimdir. Tüm heykellerim tüm işlerim zamanı mekanı tekniği fark etmez, benim ruhum travmalarım ve hayatın en temel duygusu olan acılarımla yıkanmıştır . Sanatım benim ta kendimdir. Bu yüzden arkasında durmalı ve hakkımı aramalıyım… Ayrıca Türk Sanat ortamının güvenilirliği ve saygınlığı, etik değerleri açısından bu konunun açıklığa kavuşması bence şarttır. Saygılarımla kamuoyuna duyururum. 

GÖRSEL SANATLARIN 21 YÜZYIL ÖYKÜSÜ…

Duygu Yaşam-Art Kritik

Görsel sanatlarda ne yazık ki, sanat mantığı yerine, piyasa mantığı diye bir şey oluştu. Resim ve heykel satışları ile bu piyasa Rönesanstan bu yana  sanata önem vermiş olan ülkelerde gelişerek bugünkü, çarpık müzayede konumuna kadar geldi… Artık sanat kapitalizmin gölgesinde, para babalarının hırsları ile giderek daha da rekabet ortaya koyan bir konuma yürürken, bu arada gerçekten görsel sanat üreten yetenekler, geleceğin sanat tarihini sessizce yazıyorlar…  

DUCHAMP’IN SUÇU MU…

Marcel Duchamp ile başlayan sanat anlayışı bugünlerde, görsel sanatların tanımı olarak kullanılsa bile, Duchamp’ın ortaya koyduğu obje örneklerin benzerlerini, abartarak  sanat diye pompalamak ne derece doğrudur düşünmek gerek.

Duchamp pisuvarın üzerine sadece imzasını attı ve adını fountain (çeşme) koyarak sergiye gönderdi.  Düşüncesi, görsel sanatlarda sanatın tuval, boya, fırça teknikleri, pentür gibi tanımlamalarla değil, sanatçının tanımı ile belirlenmesi gerektiği üzerineydi… Duchamp’ın pisuvarı sergiden reddedildi fakat onun pes etmemesiyle de tanımladığı sanat anlayışı bugünlere kadar geldi, fakat Duchamp’ın ortaya koyduğu sanat tanımının üzerine bir şey konulamadı…  Sanki Duchamp, gidin çarşıdan  satın aldığınız bibloları sanat diye sergileyin demiş gibi, ana fikir dikkate alınmadan  moda anlayışı ile bugüne kadar abartıya gidildi ve kral çıplak diyebilecek eleştirmenler ortaya çıkınca da, sanat piyasasındaki farklılıklar tartışılmaya başlandı…

Duchamp’a göre, Sanatçı  gösterdiği ustalıkla değil, fikirsel içeriği ile değerlendirilmeli ve ortaya konulan sanatın anlamı, mesajı, felsefesi  sanat eserinin ön plana çıkarılmasında önemli rol oynamalıdır… Pisuvarı da görsel sanatlarda sanatçının öne süreceği fikrinin önemli olduğunu, eserinin çok da önemli olmadığını vurgulamak için seçti…

Bugün Damien Hirst, Jeff Koons gibi sanatçıların yaptıklarının Duchamp ile ne derce örtüştüğü sorgulanmalı. Çünkü bugün Ducahmp’ın ortaya koyduğu sanat anlayışı, günümüzde fabrikasyon sanata dönüşerek, sanatçının hırdavatçı dükkanından aldığı bir objeyi imzalayarak sergilemesinin de ötesine geçerek, seri üretim içeren biblocu bir zihniyete dönüşmüştür…

ASLINDA NEFES ALMAK TA BİR SANATTIR…

Görsel sanatlar adına, çöp torbası bile müzelere girerek,  her şeyin sanat, herkesin de sanatçı olduğu fikri doğrulanmak istendi… Doğrudur her canlı aslında bir sanatçıdır çünkü, nefes almak da bir sanattır; kimisi sadece akciğerden alır, bazısı da hem akciğeri hem de diyaframı birlikte kullanır. İnşaatta harç karıştıran amele de sanatçıdır çünkü her inşaat işçisi kendi üslubuyla karıştırır harcı… Spor yapmak da bir sanattır, akrobasi pilotu da bir sanatçıdır çünkü göklerde müthiş görseller yaratarak, uçmanın felsefesi ışığında yerdeki izleyenlere  performans sergiler…  İp cambazı da bir performans sanatçısıdır, üstelik çok sağlam bir felsefesi olan… Trapezciler hatta palyaçolar da performans sanatçısıdır. Hem de ortaya bir felsefe koyarak yaparlar performanslarını…  Şimdi bu örneklerin ışığında yenilik adına bir takım saçmalıklar sergileyerek sanat yaptıklarını iddia edenleri ne derece  ciddiye alalım, düşünülmesi gerekir… 

Salt kavramsal düşünerek sanat yapmanın  eğitime ne ihtiyacı var ki… Felsefe fakültelerindeki öğrencilere görsel sanatlardan bahsedilse,  kavramsal sanatın dibini bulurlar J

Aslında konuyu çok daha farklı açılardan ele alarak daha da açmak gerekiyor da, şimdilik bu kadarla kalsın belki bir yanıt gelir de o zaman daha detaylara ineriz J

 SANAT PARANIN GÖRÜNTÜSÜYLE YER DEĞİŞTİRDİ…

Görsel sanatların bugünkü duruma  düşmesinin ardından bir çok ünlü sanat eleştirmenleri sanat yazmaktan vazgeçerek, başka sanat dallarına geçtiler veya yazmayı bıraktılar. Çünkü görsel sanatlarda artık at izi ile it izi birbirine karıştı, gerçek sanatçılar değil, işin cambazları, algı yaratarak ün yapmak isteyenler ve sıkılmadan başkalarının yaptıklarını taklit eden sanatçılar sahneyi doldurdular…

Kapitalizmin gölgesi altında sanat yapmak bir yerde  sanatın para ile yer değiştirmesine yol açtı. Borsa sistemini sanata uygulama düşüncesi, para babalarının sanata el atmasını sağladı. Çünkü  müzayedelerden pazarlanan sanat eserleri,  büyük rakamlara çıkartılarak, sanata yatırım yapanları fabrikalar kurmadan, fabrikalardan kazanılacak servetlere ulaştırdı. Borsada bir şirketin durumu o şirket hisselerinin yükselip alçalmasını sağlarken, sanat eserlerinin sürekli yükselişleri, bir çok borsacının da sanat piyasasına yönelmesini sağladı ve sanat bir yerde sanat olmaktan çıkarak, paranın görüntüsüyle yer değiştirdi…

 Dünya müzayedelerinde maniplasyon yapılarak çok yüksek değerlere çıkarılan eserlere, örneğin Richter gibi bir sanatçı da hayret ederek, bir yerde şaşkınlığını belirtmiştir.

Ülkemizde bu müzayede  konusu nasıl gidiyor diye baktığımızda, bir çok konuda olduğu gibi bunda da sadece gülerek geçebiliyoruz… Türkiye’de gerçekten iyi sanatçılar da var fakat sağlam bir sanat piyasası kurulmadan, galeriler tam anlamıyla oluşturulmadan konu müzayedeye gelince, bir çok sanatçı şansını yurt dışında denemek için çareler aramaya başladı… Bu gidişle de Türkiye’de görsel sanatlar piyasasının tam anlamıyla kurulabilmesi için belki de bir 50 yıla ihtiyaç vardır…

NFT BORSASI…

Sanattan elde edilen geliri her  sahaya yaymaya çalışan işin kurnazları, kripto paralar ile birlikte NFT sistemini de devreye sokarak, dijital ortamda sanatın borsasını yarattılar…

 Bugün  kavramsal olarak tanımladığımız sanat aynen Duchamp’ın teorilerini içermekte fakat, yine de toplumlar, görsel sanatlarda duvara asılan resimlerin ötesine çok fazla geçememekte ve poster zihniyetinden başka bir şey içermeyen resimler, biblo heykeller ve fikirden uzak sadece albenisi olan, mesaj içermeyen sözde eserler, sanat eserlerinin de bulunduğu  mecrada pazarlanmaktadır.

AKARETLER SERGİLERİNDEN AKLIMIZDA KALANLAR

ART WEEKS AKARETLER 2021

Art Weeks Akaretler  bu yıl 9-19 Eylül tarihleri arasında gezilebiliyor. Etkinliğin iyi tarafı, ücretsiz olması.

Genelde genç sanatçıların eserlerini gördüğümüz  bu sergiler ile İstanbul kenti sanatsal bir hareketlilik yaşamış oluyor.

 _______________________________________________________________________________

AKARETLER SERGİLERİNDEN AKLIMIZDA KALANLAR

Duygu Yaşam- ArtKritik

Bir binadan diğerine yolculuk yaparak izlediğimiz sergilerden aklımızda kalanlar da oldu, şöyle bakıp geçtiklerimiz de… Bu arada aklımızda kalanlardan bazı örneklere dokunarak bir fikir ortaya koymaya çalışacağım;

Zilberman Galeri de Burçak Bingöl adındaki sanatçının seramik heykeller sergisi,  sanki izleyenleri, medeniyetler arasında geçen zamanın anlamına ve insanların tarihsel  geçmişe yönelik araştırmalarına götürüyor. Denizlerdeki batıklardan çıkarılan vazolar ve çeşitli  formlardan geriye kalmış olan seramik parçaları anımsatan objeler, sanatçının ustaca uygulamış olduğu sır tabakasıyla da ayrı bir önem kazanıyor ve izleyeni bir an  bulunduğu andan zaman gerisine sürükleyebiliyor… Özel ahşap raflar üzerinde sergilenen eserler, tarihsel bir müzede geçmişe yolculuğu da simgeliyor…

 

Burçak Bingöl-Zilberman Galeri

Zilberman galeride Selçuk Artut’un  “Duvarların Dili Olsa Da Sussa” adlı Kinetik ses yerleştirmesi, çağdaş sanatta aykırı bir uç çalışma olarak izleyenlere sadece bir fikir verebiliyor…

 Selçuk Artut’un projesi, ses mühendisliği alanında bilimsel veri olarak teknolojik bir fuarda sergilense daha fazla ilgi çekerdi diye düşünüyorum… Yani çağdaş sanatı bu derece garipleştirerek sunmanın sanatta ne gibi bir yenilik olarak algılanacağını çok iyi düşünmek gerekiyor… 

Sanatı ülke çapında ilgi çeker bir duruma getirerek, sanatçı kuşakların yetişmesi için katkı sağlanması düşünülüyorsa, her kuşaktan insanların ilgilenmesine yol açacak olan daha  sanatsal anlayışa yönelik, çalışmalar sunulması işlevsel olur…

Çağdaş sanat Batı’dan geliştirilen yeniliklere değil, ülkelerin kendi coğrafi zenginliklerinden yola çıkarak geliştirecekleri yeniliklere de açıktır. Bu nedenle Türkiye’de sanat üretenler, isterlerse ülkemizden yolu geçmiş olan sayısız medeniyetlerin ışığında, çağdaş sanat sentezleri kurabilir ve Batı’ya da örnek olabilecek eserlere imza atabilirler…

Art Weeks Akaretler de ,  ülkemizdeki sanat eğitiminin, sanatçı adaylarını Batı’nın eteğine nasıl sürüklemiş olduğunun da örneklerini  görüyoruz. Henüz ülkemizde  görsel sanatlar, duvarlarda sergilenen  tuval resimlerinin dışına  pek çıkamadığı için, çağdaş sanat mantığı ile  üretilen ve ülkemiz insanlarına saçmalıktan başka bir duygu yaşatmayan çok uç işlerin,  ülkemizdeki sanatın  gelişmesine bir katkı sağlamayacağı düşüncesindeyim…

Projede yer alan  Merkür Galeride Şeyda Cesur’un boncuklar kullanarak gerçekleştirdiği abajur kafalı objenin, bir kuru kafaya odaklanmış hali, sanki ülkemizdeki aydınlık fikirler, hurafenin acınacak halini yorumluyor gibi… Ayrıca  sanatçının  eserinde kullanmış olduğu geleneksel değerler olan boncuk işlemeleri de, gelenekselden çağdaşa bir sentez olarak da yorumlanabilir… Aslında görsel sanatçıların eserlerinde  sanatsal açıdan aranan, hangi temele dayanmış olduğu ve ne gibi bir mesaj içerdiği olmalıdır… Bu anlayışın dışında kalan çalışmaları  daha çok salt dekoratif olarak ele alabiliriz…

Şeyda Cesur- Merkür Galeri

Yanılmıyorsan aynı galeride bir   çalışma gördüm,  dikdörtgen bir ölçünün içerisine yerleştirlmiş olan  tuval veya kağıt işte, bazı harfler yer alıyordu. Anlamaya çalıştığımda bir şey çıkaramadım ve galeride ki yetkili, sanatçının Avrupa da eğitim almış olduğunu ve eserinde bir anlam bulunduğunu söyledi; elbette ki o anlamı çıkarana aşk olsun,  bana göre sanki soğuk bir Amerikan fıkrası gibiydi, hani ülkemiz insanlarına anlatıldığı zaman suratlarda gülme yerini alan şaşkınlık gibi… Oysa görsel sanatlarda bir mesaj veriliyorsa,* John Heartfield’in politik fotomontajları gibi  açıkça anlaşılmalı… Esprili bir mesaj veriliyorsa ve bu mesaj ille de yazı ile ortaya konulacaksa, soğuk Amerikan fıkrasını değil de, belki bizim sıcak atasözlerimiz gibi, kamçılayıcı bir anlatımı içermelidir…

Protest sanatın görsel sanatlardaki yeri çok farklı ve de çok önemlidir… Çünkü mesajı veren  görsel bir sanatçıdır ve masajı da, görselin acı veya tatlı şiirini içermelidir…

Merkür galeride, Burcu Perçin’in iki eseri yer alıyor. “Arzuyu Gizlemek” adını verdiği eserinde Burcu’nun, mermer ocaklarını yansıtan resimlerindeki doku bende bu defa, mermer işçiliği, doğasal yapısı ve tarihsel dokuyu bir arada ortaya koyan şiirsel bir sentezi hissettirdi. Bu savdan yola çıkarak, Burcu Perçin’in  çalışmalarının arka planındaki duygusal  dokunun önemine de  vurgu yapabiliriz… Sanatçı bu eserinde, çağdaş bir armoniye seslenen özgün fırça  tekniği ile, “Bu bir Burcu Perçin eseridir” imzasını, aynen Hollywood’un ünlü filmlerinde kullanılan ve  önemli bir markayı vurgulayan deyimi gibi ortaya koymuş oluyor…

Burcu Perçin- Merkür Galeri

Gelelim Akaretlerdeki, Yıldız Holding’in sanat tarihinin son çalışmalarına vurgu yapan, koleksiyon seçki eserlerine; Önce şu soruya yanıt vermek gerekiyor, “Yakın dönem  sanat tarihine dair bir seçki “ iddiasıyla, hangi sanat tarihinden bahsediliyor? Sergide yabancı sanatçılardan da eserler var. Nedense son zamanlarda ülkemizde birisi çıkıp sanat tarihi diye mahalle arkadaşlarını işaretlediği kitap çıkarıyor, bir diğeri başka bir şekilde, işte sanat tarihi budur diyor fakat bakıyorsunuz, ortada öyle sanat tarihine kalacak anlamda bir şey pek yok… Yani algı müessesesi nedense ülkemizde her konuda çok iyi kullanılıyor…

Sanat piyasamızda sanatçı yaptığı ile değil, popülerliiği ile iyi sanatçı gibi algılanıyor. Diğer tarafta özgün, ülkemizin önünü açabilecek anlamda çalışmalar yapan bazı sanatçılar ise görmezden gelinerek, vahşi kapitalizmin iğrençliğine kurban edilmek isteniyor…   Bu durumda ise sonuç; görsel sanatlarımızda sürekli gerilerde kalmak oluyor…

Yıldız Holding koleksiyonunda bizim bildiğimiz, önemli, ülkemizi  temsil edebilecek az da olsa eserler  varken, sanat tarihine  gönderme yapar gibi algı yaratmaya çalışmanın anlamı ne ki…

Bu arada Yıldız seçkisinde, Bedri Baykam’ı sanki yeni bir boyuta taşıyan  2021 çalışmasını gördük.  Belki gelecekte Bedri’den yeni boyut çalışmalarının yepyeni örneklerini göreceğiz…

Bedri Baykam- Yıldız Holding seçkisi

*http://www.meralbostanci.com.tr/john_heartfield.html*JOHN HEARTFIELD- 1891-1968

AKARETLER ART WEEKS SERGİLERİNDEN BAZI GÖRSELLER

Sevim Kaya-Mine Galeri

SANATIN ÇEVREYE DUYARLIĞI VE BURCU PERÇİN…

Duygu Yaşam-(Art Kritik)

Doğal oluşumun içerisinde bulunan ve modern yapılanmanın temeli sayılan mermer, Burcu Perçin’in yeni dönem resimlerinde  doğal ortamından çıkarılışı ile gündeme geliyor…

Mermer ocakları sanatçı için modern yapılanmaya ışık tutan katmanlardan oluşsa da, çıkarılışı ile doğaya verdiği zararını da sanatçı, sanatsal duyarlığı ile hissettirmeye çalışıyor…

Onun için mermer, görkemli, anıtsal bir oluşum ve  tarihin  derinliklerinden beri insanoğlunun çeşitli şekillerde kullandığı kutsal bir vazgeçilmez malzemedir…

Sanatçının sosyal duyarlıktan vazgeçmeden mermer ocaklarını yansıtan doğanın içindeki görkemli yorumlamaları, sanki, konuyu eleştirel bir sahaya taşıyor ve güçlü bir mesaj olarak ortaya çıkıyor; “DOĞAMA ZARAR VERMEDEN… “

Doğa insan ilişkilerinde, kapitalist düşüncenin paraya endeksli projeleri, doğanın ikinci planda kalmasına yol açarak, içinde yaşadığımız dünyamızı  sürekli bir bitişe doğru sürüklüyor. İşte burada sanatçı duyarlığı da devreye girerek, güçlü anlatım dili sanat ile son söze noktayı koyabiliyor. Bugün sanatçının bu mesajlarını dikkate almayanlar, yarınlarda yaşamı bırakacakları çoluk çocuklarının, geleceğine de zarar vermiş oluyorlar.

Çevreye karşı insanda olması gereken sorumluluğu kendi mesleğinin bir görevi olarak da üstlenmiş olan Burcu Perçin, çalışmaları ile bir yerde kendi protest sanatını da ortaya koymuş oluyor. Perçin’in çalışmalarını, post modern bir manzara gibi değil, kavramsal sanatta protest kokan bir çığlık olarak da görebilirsiniz…

Genç sanatçı Türk çağdaş sanatlarında, şimdiden geleceği kucaklamış olduğunun da mesajını veriyor.