GÖRSEL SANATLARDA DE KOONIG’IN SANATI GERÇEK SANAT, FRANK STELLA’NIN SANATI İSE,DEKORATİF SANATTIR…

[12:59, 30.05.2026]

Kavramsal sanat saçmalığı ile, görsel sanatlar bir çıkmazın içine itilmiştir…

Yucel Donmez

Çağdaş sanat, sanatçının doğaçlama çalışmaları ile ortaya koyduklarıdır…

Rönesans sonrasında görsel sanatlar giderek çeşitli kavramlar ile sanat dünyamızda yer aldı ve bugün

 sanat kavramlarına yeni oluşumlar da eklendi ve görsel sanatlar kendi konumunda çok çeşitli bir şekilde bölünmelere yol açtı. Örneğin, sanat tarihine yer alan  belli kavramların yanı sıra, land art, performans, protest, dijital sanat ve bugün de yapay zeka (AI) sanat hayatımızda yer alıyor. Çağdaş sanatı bir kesim kavramsal çalışmalar olarak kabul ediyor, bir kesim ise Jeff Koons gibi, biblo oluşumlarını çağdaş sanat olarak yorumluyor. Oysa görsel sanatlar sanatçının kendisi olarak ortaya koyabildikleridir ve bunu da sanatçı, sanat yapacağı yüzeyin veya ortamın içinde sanat yapmaya karar verdiği zaman, o anki durumuyla ilgili olarak ortaya koyar…

Yani tasarım ile önceden ne yapacağının eskizlerini yapmak, görsel sanatlarda artık gerçek sanat sayılmamalıdır…, Çünkü sanatçı tasarım aşamasına girdiği zaman, ortaya konulmuş birtakım kuralları da izlemek durumundadır. Oysa gerçek sanat yapan bir görsel sanatçı, tasarım değil doğaçlama olarak sanat yapacağı ortamda işine başlar ve o anda içinden nasıl geliyorsa bunu kendi kişisel becerisi, kendine özgü belirlediği kuralları ile deneyimlerini ve cesaretini  ortaya koyar ve burada yaptığı, taşıma su değil, o anda kendisinden sanat olarak fışkıran bir örnektir… Diğer saydıklarım, kavramlar ve bugüne kadar görsel sanatlarda  yer alan çalışmaların da  elbette değeri vardır fakat gerçek sanat açısından bakınca artık sadece tanımladığım şekilde sanat yapanın gerçek sanat yaptığı kabul edilmelidir.

Önceden planlanan ve tasarım için ön çalışmaları yapılan sanat eseri, sanat severler için bir albeni yaratmakta ve bu sayede de sanatçısına rant sağlamaktadır. Yani o üretilen eserleri alanlar, sevdikleri ve göz zevklerini okşadığı için ilgi gösterirler ve bunun da karşılığını parasal olarak ortaya koyarlar. Bu demek değildir ki, o üretilen eser görsel sanatlar açısından sanatsal değeri olan bir eserdir. O ÜRETİLENLER, USTALIK SONUCUNDA ORTAYA KONULMUŞ OLAN EL BECERİSİNİN VE GÖZ ALGISININ ORTTAYA KOYDUKLARIDIR VE DE GENEL OLARAK DEKORATİF İŞLER DİYE ADLANDIRILIR…

Bir sanatçı olarak dekoratif çalışmalara önem vererek, sanat ile yaşamanın sırrına varmış oldum. Fakat sanatsal olarak yarınlara kalacak olan eserlerimi, Ünlü

 Amerikalı sanat eleştirmeni Alan ARTNER’İN DE VURGULADIĞI GİBİ, KENDİMDEN BİRŞEYLER KATARAK SANATIMI ORTAYA KOYDUM VE DOĞAÇLAMA OLARAK YAPTIĞIMJ İŞLERİM BENİ DAHA ÇOK HEYECANLAMDIRTDI VE SANATSAL TADI ANCAK ALABİLDİM…

Görsel sanatçı, doğaçlama olarak sanat yapmaya başladığı zaman, o anki mod durumu, içsel heyecanı, kafasındaki müziği ve gözüyle hissettiklerinin uyuşması sonucu, sanatını yapmaya başlar ve yaptığı da tamamen içinden geldiği gibi kendi komplike durumunu sanatına yansıtır. De Kooning bu bahsettiğim  gerçek sanatçı çizgisini en belirgin şekilde ortaya koymuş bir sanatçıdı Francis Bacon, Kiefer, Richter, Jackson Pollock,  gibi sanatçılar da bu kategoride yer almaktadır…

Sanatçı  tasarım ve planlama ile eserini ortaya koyuyor ve yaptığı çok farklı ve bir yenilik olarak görülüyorsa, o sanatçının yaptıkları da değerlidir fakat, işin içine tasarım girdiği için, gerçek bir görsel sanatçı değildir… Örneğin, Twombly, tuvaline bir çocuğun çalışması gibi saf çizgilerle, içinden geldiği ve hissettiği, gibi eserlerini yaptı  ve önceden tasarlanmamış bir şekilde, kendisine özgü leke anlayışını, denge unsurunu ve felsefesini, mesajını samimi bir şekilde ortaya koyarak gerçek sanatçı kimliğine  erişmiş oldu…    

Bir görsel sanatçı, gerçek sanat eserleri ortaya koyduğu gibi, istediğinde tasarım yaparak ta sanat eseri üretebilir bu onun özgürlüğüdür… Fakat benim ileri sürdüğüm konu, neyin gerçek görsel sanat olduğu ile ilgilidir… Toplumlarda ve sanatı ticaret olarak algılayan kuruluşlarda sözde sanat eseri, iyi satılan olarak tanımlanıyor. Oysa albenisi olan ve suni algı yaratılarak ortaya konulan sanat eserleri büyük talep görebilir. Bu Kapitalist düzende sanatın talep yaratılan bir ürün zinciri olduğu ile ilgilidir ve bu sanata yatırım yapanlar sanatın borsaya benzer kısmında, birbirleri ile yarışırlar. Yani ortada iyi sanat ve kötü sanat diye bir tanımlama olmaz, hangi sanat çok para etti hangisi az diye adlandırılır ki bunun da gerçek sanat anlayışı ile hiçbir ilgisi yoktur…. 

  Yani kapitalist düzenin para aklama veya borsa gibi sanat eserleri üzerinde manipülasyon yapma niyetleri, görsel sanatlarda eleştirmenlik müessesesini bir tarafa bırakarak, at izi ile it izini birbirine karıştırmıştır… 

Şimdi sanat eseri satanlar şöyle diyebilirler, talep gören çalışmalar sanat eseri olarak kabul edilmelidir…  Örneğin kişinin çok parası var ve sanat koleksiyonculuğu ilgisini çekmiştir ve de zenginler dünyasında havasını da atmak hesabı ile, müzayedelerde şişirilen fiyatlara talep göstererek, kendi politikasını izliyor. O zaman o kişinin talep ettiği sanat veya sanatçılar görsel sanatlar dünyasının en iyileri mi, oluyor?

Van Gogh’u ele alalım, çünkü Van Gogh görsel sanatlarda, gerçek sanat yapan bir sanatçı olarak, sanat dünyasına damgasını vurdurttu… Keşke kendisi o damgayı yaşarken vurabilseydi ama olmadı. Çünkü o zamanlarda da var olan sanat piyasasında, işi, türlü oyunların içinde olanlar götürüyordu… Bugünde, kavramsal sanat saçmalığı ile, müzeler kuruluyor, sanat eğitimi almış olanlar arasında ikilik yaratılıyor ve sanki kavramsal çalışanlar ile tuval sanatçıları birbirlerine düşmanmış gibi algı da yaratılıyor. Bazı galeriler, kavramsal saçmalığı ile, sanki, sanatın üst kalite bir topluma hizmet etmesi gerekiyormuş gibi, bir ayırımcılığı körüklüyorlar…

Lafı açılmışken, kavramsal sanat konusunu ele alalım; şöyle günlük hayatta etrafımıza bir bakalım ve sonra da örneğin Bienal sergilerinde gördüğümüz bazı sözde sanat çalışmalarını düşünelim… Günlük yaşamımızda o kadar çok kavramsal nitelik taşıyan oluşumlar ile karşılaşıyoruz ki, bu rutin olarak gördüklerimizi bir de sergi salonlarında görmenin özelliği ne ola ki… Yani kavramsal çalışan sanatçıların ortaya koydukları sözde eserlerin verdiği mesajlar çok mu önemli oluyor ki, bu sanatçıları kavramsalcı kesim birer üstün zeka olarak görmek istiyor…Kral çıplak misali, görsel sanatlarda o kadar çok sözde yüksek algı oluşturuluyor ki, insanlar anlamadıkları sözde sanat eserleri karşısında, birer sanat eleştirmeni kesilerek, bir takım laflar etmeye çalışıyorlar ve  bu arada sanatçısı da kasıla kasıla bir havaya giriyor 😊…İsteyen kavramsal da çalışsın, performanslar yapsın fakat, görsel sanatlarda gerçek sanatı görmek isteyenler, doğaçlama olarak çalışan sanatçıları çok yakından gözlesinler çünkü sanatın gerçeğine ulaşmış olacaklardır…

GÖRSEL SANATLAR ve GERÇEK SANATÇI KAVRAMINDA “SON DAKİKA…”

BU DEĞERLENDİRMEDEN SONRA, GERÇEK SANATÇI KAVRAMI ANLAM KAZANIYOR…

Yücel Dönmez

Görsel sanatlarda bugüne kadar sanat yapmanın çeşitli kuralları dile getirildi. Fakat gerçek görsel sanatçının nasıl tanımlanacağı ile ilgili bir düşünce ortaya konulmadı. Bugün çağdaş sanat dediğimiz konunun artık geçmişteki pek çok sanat kavramı ile ilgisinin olmadığı açıkça bellidir. Çünkü görsel sanatlar dediğimiz zaman içine çok çeşitli kavramları da sokuyoruz ki aslında gerçek görsel sanatçının bu kavramlar ile çok fazla ilgisi yoktur.  

Sanatçı örneğin resmini yapıyorsa bir kompozisyon çizmez, onun kompozisyon DNA’sı kafasının içinde, o anki yaşadığı ruhsal durumu, sorunları, sevinçleri ve de düşleri ile ilgilidir… Bugüne kadar kompozisyon sanatın DNA’sıdır denilen fikir bundan sonra gerçek sanatı ve sanatçıyı tanımlama konusunda, anlamını yitirmiştir…

Müzik nasılsa gırtlaktan çıkan sesin faklı dağılımı, yankılanması ve sanatçısının ciğerleri, diyaframı ile ilgiliyse, görsel sanatçının da  ortaya koyduğu eseri, aynen müzik yapan bir yeteneğin kullanmış olduğu gibi kişisel yetenekleri ve felsefesi, fiziki ve ruh durumu ile ilgilidir…

Görsel sanatçı eğer iki çizgi çizip arasını boyayla dolduruyorsa bu sanat değil, sadece boyamaktır. Çünkü sanatçı iki çizgiyi çizdiği zaman ortasını da boyayarak bir görsellik elde edeceğini düşünür ki bu yaptığı, sanatı albenisi olan bir disipline yönlendirmesi demektir…  Nasıl ki ses sanatçısı tanrı vergisi sesiyle  bir özgünlük ve bir ruh ortaya koyuyorsa, görsel sanatçı da, sanat yapmaya başladığı zaman, o anki ruh durumu, bilgi birikiminden kaynaklanan düşleri, hissettikleri ve bir medyum gibi transa geçme durumundan kaynaklanan tüm vücuduyla, sanatını ortaya koyar.

De Kooning, Francis Bacon, Twombly, Jackson Pollock gibi sanatçılar görsel sanatların bu boyutunu yakalayabildikleri için her biri bir değerdir. Öte yandan Picasso, Dali, Chagal gibi sanatçılar yine aynı sanatçı psikolojisi içinde, daha çok bir düş ortamını dile getirebilmek adına, sanatlarını ortaya koydular. Bugün ise bakıyoruz bu saydığımız sanatçılardan yola çıkarak sanatlarını ortaya koyanlar ,yine aynı  değerlere ulaşabiliyorlar.

Öte yandan Kapitalizmin para aklama yöntemine adapte edilen sanat ile Jeff Koons gibi sanatçıları ön plana çıkartan kesim, sanat eserini değil, sanat eserine para yatıranların vermiş olduğu borsa değerlerini ön planda tutuyor ki, görsel sanatlarda bu çok yanlış bir tutumdur ve bu yüzden bugün görsel sanatlarda birçok değersiz sanat eserleri de değerliymiş gibi algı yoluyla sanat piyasasında  büyük paralar karşılığında alınıp satılıyor..

Bir sanat eserine baktığınız zaman, o sanatçının  eserini ortaya koyarken,hangi koşullarda çalışmış olduğunu hissetmeye çalışırsanız, o sanat eserinin  önemli olup olmadığını da anlayabilirsiniz. Sanatçı eserini yaratırken kim bilir hangi düşünce durumunda ve hangi hisleri taşıyarak o sanat eserini üretiyordu, bunu düşününce  konuyu algılayabilirsiniz…

Sözde sanatçım önce bir plan kuruyor kafasında ve  boyasını hazırlayıp, fırçasını tuvaline dokunarak bir albeni yaratmaya çalışıyor. Arada bir de bakarak, dengesi, leke geçişleri veya başka dengelemeleri, gözlüyor. Sonunda tamam olduğuna karar verir, artık görenlerde albeni yaratacaktır diye düşünür ve sanır ki o yaptığı bir sanat eseridir. Hayır değildir o yaptığı sadece bir tasarlanış ve bir plan dahilinde ortaya çıkarılmış ve de göz boyama açısından da planlanmış bir çalışmadır ve poster değeri olabilir de bir sanat eseri değeri, yoktur… O esere sadece birkaç gün belki keyifle bakabilirsiniz. Sonrasında  tıpkı arabesk müzik gibi bir bıkkınlık getirebilir. Oysa gerçek soyut resim, sanatçısının tüm varlığıyla ortaya çıkmıştır ve her karşısında durduğunuzda sizinle sanki konuşur ve sizi bambaşka  düşüncelere götürebilir İşte yaşayan sanat dediğimiz de budur…

50 yıldan fazladır görsel sanatlarda neyin sanat neyin sanat olmadığı konusunu irdeliyordum ve sonunda net bir fikre ulaştım ve bu yazdıklarımın yanlış olduğunu ortaya koyabilecek olan herhangi bir sanat felsefecisi, de düşünemiyorum. Çünkü sanat eseri fabrikada üretilen ve planı, krokisi, formülü belli olan bir şey değildir. Sanat eseri tamamen sanatçısının fiziki ve felsefi yapısıyla ilgili tüm vücudundan bir parçadır ve böyle olunca da değerlidir…

Görsel sanatların tüm kavramlarıyla ilgili dönemlerim oldu ve en sonunda bu yazdıklarımı doğrulayan soyut çalışmalarım ile sanatta kendime geldiğimi hissettim. Çünkü soyut çalışmalarımda ortaya koyduğum eserlerimi yaşayarak yapıyordum.

Farklı bir trans içerisinde, kafamın içinde beni düşler ortamına sokan, anlam veremediğim ve bazen de hissederek keyiflendiğim düşüncelerime daldığımda, karşımdaki sanat eserimin beni de içine aldığını ve renkli bir dünyanın içinde tek başıma dolaştığımı algılıyordum… Bu bambaşka bir duygudur ve sanatçının eseriyle kaynaşmış olduğunun işaretidir… Bu yazdıklarımın ışığında bir değerlendirme yapmak istersem, örneğin her resim ve heykel eserinin bir sanatsal değeri olmadığını fakat, bir emek değeri olduğunu ve yine de bir sanatçının elinden çıktığını hatırlayarak, sanat açısından bir değerlendirmeye gidebiliriz. Burada ortaya koyduğum fark, gerçek görsel sanat eseri ile, el becerisinin bir tutulmamasıdır ki, bu da yüksek sanat yapan ile, el sanatları yapanın karşılaştırılması gibi düşünülebilir…

BİLGİSİZ SANAT SATICILARI GÖZ BOYUYOR

KÖTÜ NİYET TAŞIYAN BAZI MÜZAYEDECİLER İSE, BAZI SANATÇILARA ZARAR VEREBİLMEK İÇİN, PİYASASIYLA OYNUYOR…

SUNAL GEMİCİ-(ArtCritic)

Sanat pazarlayıcısı önce sanatsal bilgiye, deneyime ve dünyada sanat konusunda neler olup bittiği ile, ilgili olmalıdır.

Bulunduğu coğrafyada ki sanat olayları ve sanatçılar ile ilgili bilgiler edinmeidir…. Şimdi soruyorum, hangi müzayede bu konuda kriterlere uygun?  Bir sanatçının sanatsal değeri, o sanatçının bugüne kadar nerelere girmiş olduğu, neler yaptığı ve hangi literatürlerde yer aldığı ve hangi müzeler ile etkinlik yaptığı ve de önce ulusal sonra da uluslararası hangi ünlü sanat eleştirmenlerinden övgüler aldığı ve en sonunda da, bilinçli koleksiyoner kesiminden kimlerde eserlerinin bulunduğu ile ölçülür…

Bakıyorsunuz müzayedecim, eline ucuz yollardan eserlerini geçirdiği bir sanatçıyı, çevresindeki iş adamlarına çok önemliymiş gibi lanse edebiliyor ve  gecelik müzayedelerde  şişirerek piyasaya sürüyor… Amaç daha çok kazanmak ve sanatçı diye piyasaya sürdüğü  isimden elinden geldiğince faydalanmak. Sonra o sanatçı piyasaya yeni giren deneyimsiz koleksiyoner adayları tarafından sanki bir değermiş gibi satın alınıyor ve sonrasında bir iki yıl içinde, kazın ayağının hiç de denildiği gibi olmadığı ortaya çıkıyor ve de o kişinin piyasası düşüyor…

ARTAM ANTİK A.Ş. MÜZAYEDESİ ÜLKEMİZİN, KONUSUNDA EN PRESTİJ KURULUŞU

ASIL TEHLİKE SANAT PİYASASININ YENİ KUŞAK KOLEKSİYONCULARINA YÖNELİKTİR…

Bugüne kadar çarpık bir şekilde yapılanmaya çalışan sanat piyasasında, defalarca sanata yatırım yapanlar hayal kırıklığına uğratıldılar ve sanata küstüler. Onlar piyasadan çekilinde bu defa sanat piyasasına heveslenerek giren yeniş kuşak koleksiyonerler de aynı akıbete uğratıldılar. Bu arada bazı sanatçıların da eserlerine bazı galeriler tarafından el konuldu, bu konuda mağdur edilen sanatçılar ile sorunlar yaşandı, davalar açıldı.

Şimdi piyasada anlaşıldı ki, sanat müzayedeciliği yapan kesimin içinde, sanatı ciddi açıdan dikkate alan ve sanatçıya gereken değeri veren çok az… Pahalı mekanlar edinip caka satmayla bu iş olmuyor. Bazı müzayedelerin tüm pazarladığı eserleri incelediğinizde, çok farklı çelişkiler görüyorsunuz. Ve şunu da anlamakta gecikmiyorsunuz, bazı sanatçının değerini düşürmek için de san ki kumpas kurulmuş… Oysa, dürüst, prestij güden bir müzayede, kimsenin lafıyla, ricasıyla bir başkasına zarar vermek için uğraşmaz. Biliyoruz ki, birilerinin el altından dürtüsü ile, sanatçıya bilerek zarar vermek amacı güden sözde müzayedeci veya galerici kötü niyete sahiptir ve piyasada bu tür kötü niyetlilerin   bulunmaması ve de sanat piyasasının bu çarpıklıktan kurtulması gerekmektedir…

DGARTROJECT GALERİ PİYALEPAŞA DA İKİNCİ GALERİSİNİ DE AÇTI

MÜZAYEDE İZLEYEN BİR YENİ SANAT  YATIRIMCISI ADAYI ANLATIYOR…

Genç bir  sanat yatırımcısı adayı. Henüz hiç eser almamış ve bazı müzayedeleri izleyerek bir fikir edinmek istiyor. Ve edindiği deneyimini dergimize şöyle açıkladı, “Önceleri hiçbir şey anlayamıyordum. Müzayedeye bazı eserler çıkarılıyor ve satıcı tarafından eser anlatılıyordu. Sanki eser anlatan kişi bir sanat eleştirmeni gibi, ‘Bakın buraya boyayı nasıl koymuş. Çok dolu bir tablo. Kaçırtmayın alın bunlar galerilerde çok pahalıya satılıyor’ gibisinden amatörce tanıtımlar ile müşterilere sunuluyordu. Birkaç müzayede sonrasında anlamaya başladım. Bir takım sahte pay verenler de aralardan çıkıyor ve asılsız tanıtımlar ile şişirilen eserin satılması körükleniyordu. Bu arada bazı eserler de çok düşük açıldığı için fazla talep gelmeyince yok pahasına satılıyor o durumda müzayedeciler de zararına gitti diye hayıflanıyorlardı… Tam bir curcuna…  Bu yüzden iyice bilinçlenerek sanata yatırım yapmayı planladım ve derginizi ve diğer yayınlarınızı takip ediyorum.”

www.artkritik.com ve diğer sitelerimiz olan www.turkishartcollector.wordpress.com  www.contemporarymuseumofistanbul.wordpress.com   www.turkishartmarket.wordpress.com ve  diğer sanat ağırlıklı sitelerimizi bundan sonra, görsel sanatlar piyasası üzerinde yoğunlaştırarak hareket edeceğiz.

Çünkü görsel sanatlar piyasamız gelişirse, Türk sanatçılardan özgün olanların da dünya sanat piyasasına  atlama şansları çoğalacaktır. Sonuçta bu açıdan sanata hizmet, ülkenin bu açıdan çıkarını düşünmektir…  

ARTAM ANTİK A.Ş. ÜLKEMİZİN PRESTİJ MÜZAYEDE FİRMASI…

Artam müzayede firmasının uluslararası piyasalarda ki tanınmışlığı, ülkemizde bir sanat piyasasının varlığını ortaya koyan bir gerçektir. Dünya sanat piyasasında, Artam’ın yanı sıra, DGARTPROJECT Galeri de, kurucusu Dursun Gündoğdu’nun çabalarıyla, milyon dolarlık yabancı eserleri ülkemize kazandırarak, Türkiye görsel sanatlar piyasasını uluslararası piyasalarda temsil etmektedir… Elbette bu kuruluşlarımızın yanı sıra, ülkemizdeki bir çok galeriler de, önemli çabaları ile, gerçek sanat piyasasını oluşturmaktadırlar.

DGARTPROJECT GALERİNİN BİR AÇILIŞINDAN…

YILIN SERGİSİNİ AÇAN YÜCEL DÖNMEZ, GÖRSEL SANATLARI MASAYA YATIRDI.

Sunal Gemici (ArtKritik)-Özel

Bugünlerde ülkemiz görsel sanatlar kulvarında yılın sergisini açan Yücel Dönmez ile, görsel sanatlar konusunu irdelemek için  konuştum ve içinden geldiği gibi anlattı,

“Nasıl ki Richter ve Kiefer kendi alanlarında özgün ve soyut sanatta birer değerseler, benim soyut çalışmalarımda kendi özgünlüğümü yansıtan, özgün çalışmalarımdır ve Amerika’daki birçok sanat uzmanı da bu konuda aynı yorumu yapıyor.

Yıllar önce Chicago Tribune sanat eleştirmeni Alan Artner, Yücel Dönmez eski ustalardan hiç birinden  etki almamış fakat ülkesinden bakıldığında, geleneksel sanatlardan çağdaş sanata katkılar yaparak, kendisine has sanatını yaratmıştır dediğinde, yıllar sonra ünlü İspanyol sanat eleştirmeni Nilo Casares’in sanatım ile ilgili yazdığı kitabında, aynı  yorumu yapması, kendime has bir sanat kavramı ortaya koyduğum konusunu bir kez daha vurgulamış oldu… Optik sanatın sanat tarihinde var olduğunu ve tüm çalışmalarım ile  görsel sanat alanında Kuantum Optik kavramını yarattığımı kitbında belirten Casares, Kuantum Optik kavramının sanat tarihinde yer bulacağına inandığını da belirtiyor.

CREATOR: gd-jpeg v1.0 (using IJG JPEG v62), quality = 75

Tüm bunlar ne algı ne de tesadüf olmadığı halde nedense, ülkemiz sanat piyasası tarafından ne anlama geldiği bir türlü anlaşılamadı… Ve hala bu sanat dalında hava atmaktan geri durmuyoruz…  Diğer yandan, ülkemizde çağdaş sanatların ilk uygulayıcısı olduğum halde, örneğin, Land Art konusu gündeme getirildiğinde adımı ilk sırada değil de land art yapan sanatçılar arasında gösteriyorlar. Oysa benim Land Art yaptığım tarihlerde ülkemizdeki sanatçılar henüz tuval üzeri yağlı boya ile resim yapıyorlardı…  

İlk land art denememi 1968 Erzurum Palandöken Hınıs Boğazında deneme olarak yaptım ve TRT’den Neslihan Gence programı için aradığında, dediklerime inanmadı ve kar üzerinde resim mi olurmuş dedi, ve kendisine 1968 denememin ünlü fotoğraf sanatçısı Mehmet Avcıdırlar tarafından belgelenmiş olan slaytları gönderdim ve  sponsor desteği  ile Uludağ’da yaptığım etkinliği, Neslihan Gence ve TRT ekibi dağa gelerek yerinde belgeledi ve Sanat Çevresi programında genişçe yer buldu. Daha sonraki yıllarda, 1978, Kültür Bakanlığımızın daveti ile Amerika’dan geldiğim Uludağ’da bir kar resmi gerçekleştirdim. TRT ekibi dağda İngilizce çekim yaptı ve Eurovision’a verilen çekim Avrupa da birçok yayında yer aldı. Bütün bunları defalarca dile getirdim fakat nedense   pek anlaşılamadı veya anlamak istemedi sözde sanatı yönettiğini sananlar…  

Dünyada ve ülkemizde, görsel sanatların farklı alanlara yönlendirildiğine de değinen Dönmez, “Nedense sanatı seven ve sanata yatırım yapmak isteyen fakat bu konuda deneyimleri olmayan koleksiyonerler de yanlış yönlendirilerek, hayal kırıklığına uğratılıyorlar. Bana yapılanlara değil de, iyi niyetle özgün çalışmalarının peşinde koşan genç sanatçıların, sanattaki gelecekleri ipotek altına alınıyor. Sanat piyasamızdaki kıskançlıklar bir tarafa, bu işten para kazanmaya soyunmuş olan bazı galeriler, müzayede firmaları, hatta sanatın sivil toplum kuruluşları olan dernekler ve özel kurumların, sorumsuzca davranışları görsel sanatlarımızı bir çıkmazın içine sokmuştur…   Sanatta eş dost kayırması ve algı yoluyla sanatçıyı olmadık değerlere yükseltme çabaları sorumsuzluğun en büyük nedeni olarak, ülkemiz sanatının önünü kesmektedir…Sanki görsel sanatlar ile alay ediliyor gibi piyasaya sunulan kopyacı tipler ile, bu sanatımız dünya piyasasında ülke olarak bir yer bulamıyor… Açıkça kopya yaptıkları gözüken sanatçıları olduğundan büyük değerlere koleksiyon piyasasına sunanların, sanata değil de ceplerine hizmet ettikleri bir türlü anlaşılmıyor. Çünkü, sanatı severek koleksiyon yapmaya çalışan yeni koleksiyoner adayları, yanlış yönlendirmeler ile, bir müddet sonra, ya sanat piyasasının bu çarpıklığına uyum sağlıyorlar, ya da piyasadan çekilerek, kızgınlıklarını belirtiyorlar…Sanat piyasamızda büyük isim olarak lanse edilenlerin de ne yaptıkları ve görsel sanatların neresinde bulundukları sanatın bilimsel açısından ele alındığında, düş kırıklığı yaratacaktır. Çünkü ülkemizde bu sanat dalını gerçek uzmanların değerlendirdiğine pek rastlamadık. Çünkü öyle olsaydı, bizde şişirilen isimlerin dünya sanat platformunda da değer bulduklarını ve isimlerinin anıldığını görürdük…

Bazı müzelere sergilenmemek koşuluyla hediye edilen eserlerin o müzelere gerçek anlamda girmediğini de biliyoruz. Sadece müzelerin depolarına konulan eserlerin günün birinde müzeye gelir için satılabileceği düşünülmektedir… Bu konuda daha çok anlatacaklarımız olabilir fakat, eğer ki bir seminer yapabilirsek, konuyu derinlemesine tartışarak, görsel sanatlarımızın bugünkü durumunu ve çarpık sanat piyasasının şaşaalı çarklarını gün yüzüne çıkartabiliriz. Çünkü çarpık sanat piyasasının şaşaalı çarkları birçok sanatçıyı öğütme çabasındayken, birçok ismi de gereksiz olarak neon renklerle sunmaktadır…

Sanatçımıza soruyoruz, aldığımız yanıt, ‘Ne yapalım görsel sanatlarda yapılmamış olan kalmamış ki…’ Yani yapılmamış kalmamış ve kopya yapmak serbest mi olmuş? Benzer çalışmalar yapacak olan sanatçı, minarenin kılıfını da ona göre hazırlar ve gören de, ‘Benziyor da bu sanatçı da bir şeyler katarak sunuyor” diyerek, sanatçının göndermesini benimsediğini belirtir.

KELEBEK RESİMLERİ DÜNYADA BİR NUMARA

Yücel Dönmez’in kelebek çalışmalarının dünyada sentez açısından çok önemli çalışmalar olduğunu vurgulayan Amerikalı sanat uzmanları ve medyası, Andy Warhol’dan beri kelebek imajını resim yapan sanatçılar arasında, Yücel Dönmez’in kelebeklerinin, sanatsal açıdan bir sentez olarak  değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çektiler.

Geçtiğimiz yıl Chicago’daki Rosenthal Fine Arts galerinin açtığı kelebek sergisi, sanat severler tarafından da ilgiyle karşılandı. Chicago Gallery News dergisinde  yer alan sergi haberinde, kelebeklerin ve Dönmez sanatının ilgi çekiciliği  vurgulandı.

Sanat çalışmalarını Amerika’nın Chicago kenti ile İstanbul’daki atölyesinde yapan Yücel Dönmez, yeni çalışmalarının, diğer tüm çalışmaları gibi, Amerika’daki galerisi tarafından çok ilginç bulunduğunu söyledi.

 Yücel Dönmez,in yeni sergisi, İstanbul’da Ütopya Art Project Galeride 12 Nisan tarihine kadar izlenebilecektir.

Ütopya Art Project

Altıpatlar Sokak No:6/A

Cihangir-İstanbul

0547 290 2020

GÖRSEL SANATLARDA LOKOMOTİFİMİZ RAYLARDA TAKILI KALMIŞ…

GÖRSEL SANATLARDA TÖKEZLERKEN, AMATÖR SPORDA DÜNYADA PRESTİJ EDİNDİK…

SUNAL GEMİCİ (ArtKritik)

Gerçekten ülkemiz görsel sanatlarına baktığımız zaman, sanatın önünü açması gereken lokomotifimizin, yarlarda takılı kaldığını görüyoruz.

Ülkemiz amatör sporlarında son yıllarda büyük bir atak yaşıyoruz yani görsel sanatlar ile amatör sporumuzu mukayese ettiğimiz zaman, amatör sporun, dünyada ses getirdiğini, görsel sanatlarımızdan ise henüz dünya sanat platformunun pek haberdar olmadığını görüyoruz…

Ülkemiz görsel sanatlarımıza baktığımız zaman, geçmişten beri Batı’ya özentinin  içinde ıkışıp kaldığımız gözüküyor.  . En tanınmış isimlerimizi incelediğimiz zaman,  ya hemen nereden etkilenmiş olduğunu ya da biraz araştırınca neredeyse birebir kopya  işler olduğunu görerek düşünüyoruz; ülkemizde acaba apayrı bir sanat mantığı mı yürütülüyor ki, tüm dünya bir yeninin peşinde koşarken, biz etkileneceğimiz bir örnek arıyoruz…

Ortaya başlı başına bize ait bir sanat felsefesi koyamıyoruz. Bizim de dünyaya verebileceğimiz mesajlarımız vardır elbette… Nasıl kı sporda biraz olanaklara kavuştuğumuz zaman olimpiyat şampiyonluğu bile alabiliyorsak, görsel sanatlarda neden bu başarıyı elde edemiyoruz diye araştırmak gerekiyor.

Örneğin sporda eğer ki sporcu ipi önce göğüsleyebiliyorsa şampiyon oluyor, o zaman görsel sanatlarda da kimin ipi önce göğüslemiş olduğunu gerçek verilerle ortaya koymak gerekmez mi…

GÖRSEL SANATLARDA MANİPÜLASYON ÜLKE SANATINA ZARAR VERİŞYOR

Nedir yahu, birileri bir ismi iyi sanatçıdır diye  etrafa yaymaya başlıyor ve suni bir piyasa yaratıyor, hemen o isim, sanata yatırımın ne olduğundan habersiz paralı kesimler tarafından sanki talan ediliyor… Sonrası ise yok. Olamaz ki… Eğer lanse edilen isim sanatta önemli olan bir yerlere girememiş, herhangi bir müzede etkinliği olmamış, literatürlerde yer almamış ve hakkında önemli eleştirmenler  yazılar yazmamışsa, nasıl çok önemli olabilir ki… Yarınlara kalacak sanatçının bugünden işaretleri vardır ve bunu sanatta biraz araştırma yapanlar bilir. Fakat ssanatta yatıorımı  birilerinin ağzıyla tanımaya çaılışanlar, eninde sonunda yanılırlar ve ülkemiz görsel sanatları da bu şekilde 50 yıl sonra bile bir yere varamaz…

GERÇEK SANAT GALERİSİ VE SANAT MÜZESİ OLMAYINCA…

Görsel sanatlarda ülkemizde ne bir gerçek sanat galerisi ve ne de bir gerçek sanat müzesi bulmak olanaksız. Çünkü gerçek sanat galerisi ve sanat müzesi, görsel sanatlarda ülkemiz sanatının dünya sanat platformuna katılabilmesi için çaba gösterir. Diyeceksiniz ki, bienellara ve sanat fuarlarına katılıyoruz ya. Doğrudur da neyle katılıyorsunuz ve katıldığınız sanatı hangi jürilerden geçirerek yurt dışına götürüyorsunuz…  Galerici kendisi seçiyor, müzelerimiz ise, bahsettiğimiz kaygıların dışında birtakım isimlerin yönlendirmeleri ile seçkilerini yapıyor ve sonuç elde var sıfır…  

Şimdi bu yazıyı okuyan bazıları çok kızacaklardır çünkü gerçekler her zaman algı politikasına karşı üzüntü yaratır…

Şimdi o kızacak olanlara soruyorum, bugün, görsel sanatlarda dünya sanat platformuna sunabileceğimiz herhangi bir yenilik var mı? Varsa hangi sanatçı bunu başarmıştır ve dünya sanat tarihinde o başarı için bir yer var mıdır?

Osman Hamdi döneminde Fransa’dan yağlıboya sanatını ve sanatta fırça, kalem ustalığını ülkemize taşıdık ve Batı sanatını yaymaya başladık. Aslında bu güzel bir durumdu ve elbette Osman Hamdi ve geleneksel dönemimizden gelen sanatçılarımız, ülkemiz sanat tarihi içerisinde yer aldılar ve zaten yazılacaksa, ülkemiz sanat tarihi de onlarla başlayacaktır. Çağdaş sanat tarihimizden önceki dönemlerde, Hat, Kaligrafi, Minyatür, Ebru, çeşitli el sanatlarımız gibi zengin bir geleneksel arşiv vardır ve onları da sanatın içerisinde, önceki sanat duruşumuz olarak elbette ele alacağız.

YABANCI MÜZEDE YER ALDI ALGISI…

 Bazı sanatçıların yabancı müzelerde çalışmaları var diye haberler yapılıyor. Doğrudur, birçok sanatçımızın çeşitli müzelere hediye edilmiş çalışmaları vardır fakat bu çalışmaların, sergilenmemek koşuluyla hediye kabul edildiğini biliyor muyuz… Hediye edilen çalışmaların dışında herhangi bir sanatçımızın bir yabancı müze tarafında resmen satın alınmış işleri var mı, varsa belgesi sunulabilir mi…  Eğer biraz daha irdelersek o kadar çok çapak çıkacak ki, temizlemek için de bir o kadar uğraşmak gerekir.

Şimdi sanata yatırım yapmayı aklına koyan veya gerçek sanat koleksiyonculuğuna soyunan ülkemiz insanlarına şu tavsiyede bulunabilirim, yatırım düşündüğünüz sanatçıyı iyice araştırırsanız, geleceğe dönük olarak ne değerde olduğunu zaten anlarsınız ve o sanatçılardan aldığınız eserleri de çocuklarınız için alın ve gelecekte size dua etsinler.  Sanata yatırım değil de sevdiğiniz için bir eser alacaksanız o eserin kopya mı falan olduğuna bakmayın ve satın alın. Çünkü duvarınıza asacağınız veya evinizin bir köşesine koyacağınız eser için, göz zevkiniz oluşuyorsa bu da önemlidir Dekoratif eserler sadece dekor olarak göz zevkini tatmin ederken, yatırım olarak düşünülen eserler ise, ailelerin geleceğe bırakacakları miras olarak değerlidirler…

ADA

Ege’ye…

BETÜL AŞIK

Başrolünü Türkan Şoray ve Rutkay Aziz’in üstlendiği Ada adlı film ayrı dünyaların insanlarına ayna

oluyor…

“Ayrı dünyalar” içi geçmiş bir klişe evet. Aslında dünyalar ne kadar ayrı olabilir? Bu bizim

yanılsamamız mı yoksa…

Türkan Şoray’ın yerine Zuhal Olcay’ı görmeyi isterdim filmde. Bu tip filmlere Zuhal’in donuk tavrı,
mimiksiz yüzü daha çok yakışıyor bence. Türkan’ı kafamda taşlaşmış “al yazmalım” formundan
çıkaramıyorum bir türlü! Kafasında bir tülbent, gözleri yaşlı ve titreyen dudaklarıyla bir şeyler
mırıldanacakmış gibi sanki. Zuhal ve Türkan’ın arasında 12 yaş var ama makyajla hallolabilirdi.
Martıların dansıyla başlayan film iki hatta üç insanın var olma çabasını dallandırıp budaklandırmadan

yalın ve en çıplak haliyle gözler önüne seriyor.

Film bir ressam, ressamın domestik ruhlu eski eşi ve kızının etrafında dönüyor. Kız babasına çekmiş,
özgür ruhlu, hayallerinin peşinden gitmeyi tercih edecek kadar cesur ve yarınlara tutsak değil. Anne
baba boşanmış. Anne çalışıyor, şehir hayatının konforunu tercih etmiş, baba ise adada kafasında

yarattığı kalabalıkla “tek” başına yaşamayı tercih etmiş bir bohem ruh.

Sanatçıları yalnızlık korkutmaz zira onlar aslında çok kalabalıktır. Her şeye anlam yüklerler. Yerdeki bir
taş parçasının bile bir anlamı vardır, rüzgarın, sessizliğin, yukarıdan yavaş yavaş yere süzülen bir

martı tüyünün de…

Kafaları doludur o yüzden insana ihtiyaç duymazlar. Oyun oynamayı da severler. Olmayan bir
duyguyu var olarak da gösterebilirler kendimden biliyorum yoksa şizofren miyiz biz ��  Yoksa tehlikeli
midir onlar. Hayır demek istediğim o değil, onlar büyümeyen çocuklardır ama şunu unutmayın çocuk
kalmak gibi bir dertleri yoktur gerçekten çocuktur onlar. Çocuk olmasalar şiir yazmaz, resim yapmaz,

müzik sevmezlerdi.


 

Filmde adam çocuk, kadın anne… En az anne kadar endişeli… Endişeli bakışları adamı yoruyor.

Yarın kaygısı, insan kaygısı…

Bu arada film Burgaz Ada’da çekilmiş. Sait Faik’e de bir selam var filmde malum Onun adası.
Burgaz’ın kendine has bir dinginliği vardır. Kadın adaya gidiyor ve eski kocasıyla bir yokuş çıkıyorlar, o
yokuşun tepesinden karşıdaki küçük adaya dönüp baktığınızda gerçekten türlü hayallere kapılmanız

olasıdır, tabloyu andırır o manzara.

Ve tabii faytonlar! Beni adadan soğutan şeydir atların kaldırılması. Kimse hayvan hakları demesin,
neticede at bir binek hayvanıdır, henüz evde at besleyen görmedim yani. Kötü bakılıyorlar deyip
adanın süsleri olan canım faytonları kaldırıp yerine elektrikli saçma minibüsleri koydular kaç sene
önce. Adam gibi baksaydınız ve kalsaydı o atlar. Sonra o atların sucuk olduğu söylentisi de yayıldı ya

neyse!

Filmde kadının eski ressam kocasıyla flashbackleri var sık sık. Birinde tartışıyorlar ve kadın adadaki at

pisliği kokusundan şikayet ediyor oysaki güzel bir kokuydu o.

Filme dönersek, anne ve kız anlaşamıyor. Kızın da okul ve sanatsal hayalleri var. Anne oldukça klasik
bir bakış açısına sahip ve kızını eski eşinin etkilediğini düşünüyor ve adaya Onunla kızlarının
geleceğiyle ilgili konuşmak için gitmeye karar veriyor ama konuşamadan dönüyor. Eski eş anneyi tüm

içtenliği ve kibarlığıyla karşılıyor. Şu cümle çok güzeldi (Rutkay ve Türkan adamın evi önünde dururlar

ve kadın adama bakar)

Rutkay: “Neden öyle bakıyorsun bir yabancıya bakar gibi…”

Evet tıpkı bir yabancıya bakar gibi. Biz de bakmışızdır birilerine yabancıya bakar gibi. Hayatının en
büyük ve en anlamlı parçasıyken kesip attığın tırnak mesabesine düşen biri ya da birileri olmadı mı
hiç? Oldu değil mi? Ve gittikleri zaman büyük bir de kambur bırakırlar geride sonra ya şair olursun ya

da romancı!

Bu filmdeki ressam dostumuz aynı zamanda balık da tutuyor aklıma balıkçı ressam Alfred Wallis geldi,

Ona da selam olsun.

Sanatçı milleti zordur aslında. Kırmızı çizgileri çok serttir, pire için yorgan yakar, saplantıları da vardır.
Saplantılı düşünebilirler aslında acı çekmeyi severler (severiz). Kaostan doğururlar eserlerini. Dünya
avuçlarının içindedir Tanrı’nın verdiği ilmi derinliği taşırlar içlerinde o yüzden yarın kaygısı taşımazlar

kimseye minnet de etmezler.

Aşık olmayı severler, aşktan da beslenirler çünkü, derinliği olan her duygu onların besin kaynağıdır.
Muhaliftir hatta kendine bile. Eski şiirlerimden ya da kitaplarımdan birini getirseniz eleştirecek tonlarca

şey bulurum o yüzden eski yazdıklarımı asla okumam.

Kafeste de tutamazsınız onları. Kafes deyince aklıma Osmanlı’da alimlere verilen ceza geldi. Suç
işleyen bir alim (okumuş tayfası) cahillerin koğuşuna atılırdı. Bir alime ya da sanatçıya en büyük ceza
değil midir cahille aynı yerde kalmak. Çok akıllıca bir ceza olmuş çünkü suç işleyen alim sayısı

neredeyse yok gibi bir şeymiş o zamanlarda.

Filmin sonunda ne mi oldu? Adam balık pişirdi, şarap içildi aralarda flashbacklerle sanata atıflar

yapıldı, kadın ve adam yakınlaştı ama olmadı.

Sebep; kadın adamı sevdiği halde güdük bakış açısı yüzünden tekdüze hayatına geri döndü. Birlikte
yaşamaya karar verebilirlerdi. Belki de bir sanatçıyla yaşamak cesaret istiyordur. Sanatçı aslında
korkutucu bir ruha sahip değil mi? Düşünsenize kafasında dünyalar taşıyan biri var karşınızda ve size
elindeki bardağı gösterip içindeki sudan bahsediyor ama aslında bahsettiği şey asla o su değil.

Evet, bir saatlik filmin sonunda kadın adamla kalmaya cesaret edemedi.

Korkularıyla yüzleşmek ona pahalıya patladı çünkü aslında aşık olduğu adama vapurdan el sallayarak
yalnız ve mutsuz dünyasına yelken açtı, adamsa yalnızlık ve umuttan beslendiği ama eğlendiği

“kalabalık” ve mutlu dünyasına döndü.

Peki, bu kafadaki iki insan birlikte bir ömür sürebilir mi? Maalesef hayır. Tecrübelerime dayanarak
söylüyorum ki günün sonunda gerçekten bir yabancıya bakıyor gibi bakıyorsunuz. Yazı yazıyorsun
mesela, biri kapını tıklatıp içeri giriyor yüzüne bakıyor, arayıp bulamadığı bir eşyayı soruyor. Belki bir
kumanda belki davulunun bageti. Sonra geri dönüp kapıyı kapattığında “kim bu” diyorsun… “ben

neden buradayım?”

Ve evlilik ya da birliktelik bir anı olarak kafandaki hatıralar bölümüne iliştiriliyor. Hepsi bu.
Film bunu tüm içtenliğiyle anlatmış. Keşke daha uzun olsaydı, uzun bir şey için Nuri Bilge Ceylan’ın

İklimler filmini kesinlikle öneririm.

SANATÇININ HAYATI KOLAY OLABİLİR Mİ; MOULİN ROUGE


BETÜL AŞIK

1954 yapımı Moulin Rouge…O dönemde romantik ama bugün psikolojik gerilim

diyebileceğim bir film.

Filmin ardından sanatçının hayatı kolay olabilir mi diye düşündüm. Sevdiğim
birçok sanatçı geçti aklımdan ve hiç birinin hayatının kolay olmadığını hatırladım.
Öyle ki içlerinde umutsuzluğa düşüp intihar edenleri de vardı. İşte bu filmde de
aslında bir intihara rastlıyoruz. İlla kafasına silah dayamak, denize atlamak ya da
bir kutu hap içmekle olmuyor bu iş. Kendini yalnızlığa hapsetmek belki de en

acıklı olanı.

Film 1800’lerin sonlarına doğru ünlenen Fransız ressam Henri de Toulouse
Lautrec’in hayatını anlatıyor. 36 yıllık hayatında ölümsüz eserler veren ressamı da
ressam yapan bir çilesi vardı. Bu çile olmasaydı resim yapmak belki de hobinin

ötesine geçmeyecekti.

Köklü bir aileye mensuptu ta ki çocukken bir kaza geçirene kadar. Kaza neticesinde
bacaklarının uzaması durur ve kısa bacaklı bir adam haline gelir. Bunu
doktorlardan ilk duydukları anda anne ve babasının arasında gerginlikler yaşanır.
Çünkü anne ve baba kuzendir. Bacaklarının eski haline gelememesindeki temel
sebep; büyük oranda akraba evliliğidir. Bir sakat çocuğa daha tahammül
edemeyeceğini itiraf eder baba ve evi terk eder. Lautrec’inse yakın çevresi
tarafından duyduğu duyacağı tek şey; korkunç bir cüce olduğudur.
Doğup büyüdüğü toprakları terk etme zamanı gelmiştir. O da dönemin ünlü
ressamlarından olan Van Gogh gibi Post empresyonizm akımına dahil olur öte

yandan afişin de bir sanat eseri olabileceğini kanıtlar.

Lautrec hemen her akşam Moulin Rouge pavyonuna gider. Çok içer ve içerken de
boş durmaz, dans edenlerin ve pavyondaki diğer tiplerin resmini yapar. Bu resimler
onun geride bıraktığı yapıtlardır aynı zamanda ve filmde rol alan karakterler de

birebir aynıdır neredeyse.

Gelelim bizim tabirle zurnanın zırt değdi yere… Aşk! Evet O da aşık olur… Hem
de bir hayat kadınına. Hayat kadınına aşık olunmaz mı? Olunur elbet. Ama bu

kadın Lautrec’e hayatı zindan edecektir.

Psikolojik kısım neredeyse 30. dakikadan sonra başlıyor 2 saatlik filmimizde…
Sokakta karşılaştığı kadına korumak için sahip çıkıyor ressam. Evine kadar
getiriyor. Ama kadın tam bir arıza! Lautrec yalnız yaşayan ve kalbi kırık bir
adamken bu kadına rastladı… Ne olmalıydı? Sabahları şarkı söyleyen bir adama
dönüşmeliydi. Dönüştü de ama bu uzun sürmüyor filmde. Kadın çok kompleksli.
Çıktıkları bir yemekte adamın soylu bir aileden geldiğini öğreniyor ve adamı
aşağılamaya başlıyor. Ressam bacaklarının kısalığına alışmış gibi görünse de işin

aslı öyle değil. Bazı insanları gülerken görürüz, tebessüm yüzlerinden hiç eksik
olmaz fakat madalyonun diğer yüzünü hiç düşünmeyiz. İşte ressam da onlardan

biri.

Ressam samimi duygularla kadına yaklaşırken kadın en çirkef haliyle onu bir
şekilde itiyor. Hastalıklı bir ilişki başlıyor aralarında. Bir gün kadın evden çıkıyor
bir saat sonra döneceğini söyleyerek. Fakat gelmiyor. Ressam camdan her
baktığında gördüğü tek şey; sokak lambasının aydınlattığı boş bir sokak!
Bu boşluklarda diyoruz ki, sanatçıyı sanatçı yapan bu acılar mı? Evet, yeteneği
varsa insanın birçok şey huzur içinde vücut bulmuyor. Özlem, uzaklıklar, bazen
gereksiz yakınlıklar bir sanatçının doğumunu sağlıyor. Bu anlamda örnek
gösterdiğim yegâne isim Kafka’dır. Onun da derdi babasıylaydı ne ilginç ki
ressamın da derdi aslında babasıyla. Mozart’ın da öyleydi!

Ressam sevilmediğini iyice anlamıştır, bir sabah dışarı çıkar. Ressam dostlarına
rastlar ve masalarına oturur ve her zaman ki gibi konyak söyler. Arkadaşlarına karşı
öfkeli konuşur öyle ki bir arkadaşının Louvre Müzesine gitme teklifine karşılık

oranın bir mezarlık olduğunu söyleyecek kadar.

Çünkü o bir “cücedir” ve sevdiği kadın onu bırakıp gitmiştir. Üstelik kadının onu

sevmediğini bildiği halde aklı hep ondadır!
“Bu adam Mona Lisa’nın evne mezarlık diyor!”

“Ünlü Mona Lisa dünyanın en güzel resmi. Şu anda Leonardo’nun önünde diz

çöküp ona teşekkür edebilirim.”

“Dünyanın en güzel resmi olduğunu nereden biliyorsun? Ve Leonardo’nun

yaptığını nereden biliyorsun?”

“Nereden mi biliyorum? Çünkü hissediyorum. Hem de tam yüreğimde

hissediyorum.”

“Ben de yüreğimde ukala olduğunu hissediyorum ama öyle biri değilsin.”
“O gülümsemeyi nca Leonardo resmedebilirdi. Kadının gözleri bile gülümsüyor.”
“Göbeğiyle gülümsese bile, bu onu Da Vinci’nin resmettiğini göstermez.”
“Ama teknik, fırça izleri her şey onun imzasını taşıyor.”
“Saçmalama, Mona Lisa’nın Leonardo’nun olduğunu bilmenin tek yolu
var.Üstünde ismi yazan küçük pirinç bir plaka. İyi günler beyler ben gidiyorum.”

“Onu bu kadar mutsuz eden kim acaba?”

Bu diyaloglardan hangisinin Lautrec’e ait olduğu ortada. Filmde en sevdiğim

bölümden birkaç diyalogtu.

Bu arada ressam her gece gittiği pavyonun fişlerini yaparak afiş kavramını farklı bir

boyuta taşırken pavyon sahibi de köşeyi döner.

Sonuç olarak;

Ailede başlayan mutsuzluk yerini yalnızlığa bıraktı… Resimler, boya kokuları ve
içki şişleri arasında geçen hayat… Ardından bir kadın, onun ardından bir kadın
daha… Ressam genç yaşta hayata veda etti son nefesinde mutluluğu yakalayarak.

Babası gelir ve ölüm döşeğindeki oğluna şöyle der;

“Tabloların Louvre Müzesine asılacakmış, duyuyor musun beni? Seni

anlayamamışım bağışla beni.”

John Huston’un yönettiği filmde resamı Jose Ferrer canlandırıyor. Muhtemelen
çekimler boyunca dizlerinin üzerinde yürüdü. Hepsine selam olsun.

SANATIN GELECEĞİ BİR KADININ YÜZÜNDE

BETÜL AŞIK

Herkese sevgiyle MERHABA! Buradan tiyatro, sinema, resim, şehir içerikli yazılarımla sizlere konuk olacağım. İlk yazı olarak ressam Modigliani’nin anlatıldığı film hakkında yazmak istedim.

Önce; bu filmi bana hatırlatan ve sıkı bir Modigliani hayranı olan arkadaşıma buradan da sevgiler…

Modigliani yani kısaca Modi kimine göre sorumsuz, kendini yok etmiş bir ressam. Kimilerince anlaşılmamış bir adam, bana göre de anlaşılma kaygısı gütmeden yaşayan, tutkuları ve hisleriyle yön bulan bir sanatçı. Bu tip insanların yalnızlığı tercih etmeleri gerektiğini her zaman söylerim. Çünkü Onun düşünmesi gereken şeyler çok daha fazlasıdır. Yüzeysel şeylerle boğuşmaktan kaçarlar.

Mozart dinlerken bir an Tanrı’nın sesini duyduğumu düşünürüm. Onun verdiği ilhamla ortaya çıkar bir şeyler; besteler, yazılar, resimler, renkler. Metin Akarslan hocam “biz kopistiz” derdi.

Modi dönemine göz gezdirirsek, eserlerine baktığınız an Lautrec desenlerine rastlarsınız. Eser bir başka eseri besler bunu unutmamak gerek. Ben de yazı yazarken klasik müzik dinlerim mesela. Bir ressamın dramını izlemek isteyen Lautrec’in hayatını incelesin filmi ile alakalı yazmıştım geçen senelerde, bloğuma göz atabilirsiniz (Moulin Rouge 1952 yapım film, başka filmlerle karışmasın 1952 yapım). Şaşılacak bir hikayedir. Yine o dönemde benim de çok sevdiğim Picasso’ya rastlıyoruz. “Yaşlı Gitarcı”, “Diz Çökmüş Dilenci Kadın” gibi dramatik eserlere de imza atmış olan Picasso, arkadaşımın da dediği gibi; ezeli düşman, ebedi dosttur Modi ile… Ressamlar arasındaki bu inanılmaz ve aleni sürtüşmenin sebebini yazarlara nispeten daha dışa dönük ve cüretkâr olmalarına bağlıyorum (yakınımda da şahit olduğum için) 🙂 Yazarlarda da kibir olur ama ressamlarda çocukça bir kavga hali vardır. Biri kalemiyle savaşırken iç dünyasında, diğeri hem tuvali döver hem de dostunu…

Yine dönemin bir eksprestyonisti de; Constant Permeke. O’nun eserleri de benzer nitelikler gösterir. Hislerle ortaya çıkan eserler bunlar, dışavurumcu delilerin eserleri desenin çok ötesindedir, çizgiler yetmez bazen anlatmaya bir şeyleri. Yazar olarak kim? Tabi ki Kafka! Yönetmen için Bergman diyebiliriz ve Tarko… Akım benim sevdiğim akım olunca laf bitmiyor. Seviyorum bu adamları ve onları anlamaya çalışan kafaları. Beni kusursuz çizilmiş bir portre ya da meyve tabağı hiçbir zaman etkilemedi ya da Ayvazovski’nin kusursuz dalgaları! Normalde “kusur/eksik” olarak tanımlanacak şeyler keşif yolumu açıyor. Bazıları der ki, akademik eğitim yaratıcılığı öldürür. Sizce?

Modi’ye dönersek;

Film bir kadının gözyaşlarıyla başlıyor. O kadın Modi’nin bebeğinin annesi ve “sevdiği” kadın. Tırnak içinde yazıyorum çünkü Modi herkesi sevebilir. Kadının ailesi Modi’den hiç umutlu değil ve ayrıca Musevi olduğu için de onlar için büyük sorun.

Ve kadın diyor ki; “aşkın ne olduğunu biliyor musunuz?” Bence herkesin kendi tecrübesi nispetinde cevap bulacağı bir şey. Net bir tanımı olduğunu düşünmüyorum. Kimi için gökyüzünün mavisiyken, kimi içinse denizin mavisidir belki.

Anlıyorsunuz filmin bu karanlık sahnenin etrafında döneceğini. Ama bu Modi! Anı yaşayan ve bizim göremediğimiz hissedemediğimiz belki de yıllarca vereceğimiz emeğin neticesinde hissedeceğimiz şeyleri o bir gecede yaşıyordu. Sıradan birinden büyük şeyler düşünmesini bekleyemezsiniz, büyük düşünenden de güdük bir bakış açısı bekleyemezsiniz. Sanatçı “görmesi gereken” şeyi görmek yerine kimsenin görmediği şeylere takılabilir.

Filmde en iyi dövmecilerin ressamlardan çıktığını bir kez daha görüyoruz. Ayrıca Picasso’yu filmde biraz itip kakmışlar gibi geldi bana ya neyse, özne Modi olunca öyle oldu sanırım. Bu arada Devlet Tiyatrolarında uzun zamandır Bir Picasso oyunu oynuyor, tavsiye ederim.

Modi’nin şair olduğu vurgusu da var filmde. Ya da Ona şairane bir giriş yazılmış da olabilir, sahip olduğu tutkuyu bu şekilde tasvir etmişlerdir. “Sanatın geleceği bir kadının yüzünde” derken yine bir ruh arayışı içindeydi belki de.

Ve Picasso ile aynı mekandadır, birbirlerine sataşırlar. Modi der ki; “söyle bana Pablo, aşkı nasıl küpe çevirirsin?” Ağzında bir gülle tıpkı bir amigo gibi insanları da tezahürata davet eden Modi tüm bu oyunların sonunda istediğine kavuşacak mı? Peki ama Modi’nin istediği şey neydi? Aslında hiçbir şey… Dümdüz yaşamak sadece. Toplumda yaşadıkların seni değiştirmiyor mu? Hep bir derdin olmuyor mu anlatmak için. Ve bunu dümdüz de anlatamıyorsun. Sırlıyorsun işte! Ya gözü yok, ya kaşı yok, eli yamuk, burnu yok! Ruhsuzluk daha nasıl anlatılabilirdi?

Ama şöyle diyor Modi bu da ilginç bir tespit: “seni seviyorum Pablo, kendimden nefret ediyorum”

Bu söz geçmişte yaşayanların sözü gibi durmuyor mu? Muhtemelen Modi geçmişte yaşıyordu… Kafka da kendinden nefret eder mesela, bir de babasından. Hep kendini babasıyla kıyaslar. En sonunda yok eder kendini bir şekilde. Bu tip insanlara ruhsal açıdan yetmeniz çok mümkün değildir genelde. Küçük çocuk gibidir onlar. Küçük bir çocuğun anlaşılmak gibi bir derdi olabilir mi? Gelecek kaygısı? Saçma sapan endişeleri. Ölmekten de korkmaz… Derdi varsa ya ağlar ya kırar döker…

Mozart’ın hayatını da okuyun. Amadeus filmi ve oyunu harikadır ama eksiktir. Kız kardeşiyle olan mektupları mesela inanılmazdır. Dev bir bestecinin içinde beş yaşında bir çocuk vardır.

Picasso’ya soruyorlar “Onun hakkında ne düşünüyorsun” diye, cevap veriyor düşünmeden “Tanrı”!

Çünkü Modi çok minnetsiz ve küstah bir adam! Özetlersem; sevgili Modi kendi kendini yok etmeyi göze almış biri ama bunun tabi ki farkında değil. Aslında dümdüz yaşayan normal biri. Alkol ve tütün bağımlılığı Onu sona yaklaştırırken çocuğunun annesi ise kendince bir savaş veriyor. Burada “kendince” lafı bir acziyete işaret mi? İşte şunu demek istiyorum bu adamların dünyası pek avuca sığdırarak tarif edilemez. Karşınızdakini anlamaya çalışırken yok olduğunuzu fark etmezsiniz.

Bu arada kızın annesi ve babası kaderi tartışadursun Modi ve “eşi” kendi dünyalarında yaşamaya devam ederler.

Kadının odasında Büyük Şapkalı Kadın ya da Şapkalı Kadın tablosunu görürüz. Bu esnada bir flashback devreye girer. Modi ve ileride çocuk sahibi olacağı kadın sınıftan çıkar. Adam kızın eskizlerini görmek ister. Kız Modi’yi çizmiştir. Modi der ki; “beni böyle mi görüyorsun?” Aslında orada kadının yüzeysel bakış açısına vurgu var. “Ben bu muyum yani, kusursuz keskin bir burun, bacaklar çok net, anatomi harika!” bu karşılıklar ancak akademide ya da ders aldığınız kursta değerlidir ve hocanız derki, “artık canlı manken çizebilirsin”. Gayet ruhsuz ve teknik değil mi?

Ve Modi kızın resmini yapmak ister. İşte zurnanın zırt dediği yer burasıdır. Kızın gözlerini yapmaz Modi. Şöyle der kıza; “Çok uzaklarda onları göremedim”… Yani diyor ki; “yanmadan gelme kızım bana!” Git Mesnevi oku, Nietzsche oku, Ulus Baker’i oku. Hah! Harbiden Modi=Ulus Baker. Yani bu kadar olmaz. Şimdi geldi aklıma, inanamıyorum. O da Spinoza’dan bahsederdi hep… Modi’nin Türk kalem versiyonu bence. Tabi bir yazar olarak o kadar dışa dönük olmasa da iç dünyasındaki çarpışmaları bence aynı… Ama Modi bir Mevlana değil, kim olursan ol gel demiyor adam. Adam olanın ruhunu görürüm diyor. Yüzeyselliğe savaş açmış Kimin umurunda!

Hasılı kelam; birkaç eksiği olsa da aslında 2 saat değil de 3 saat sürseydi belki de daha iyi olurdu… Modi’nin başına gelenler ve son sahne gerçekten üzerine şiir yazdırır. Ah Modi vah Modi yaktın beni Modi!

İzleyin görün.

Betül

GÖRSEL SANATLARDA ETİK DAVRANIŞI EHLİYETSİZ PAZARLAMACILAR BOZUYOR

ÇALINTI VE DOLANDIRILMIŞ ESERLER SATMAK SORUMSUZLUĞU…

(ArtKritik.com araştırma raporundan)

Görsel sanatlarda etik anlayışı, sanat alanında deneyimi olmayan, sanatın eğitiminden gelmeyen,  sanat eğitimi açısından kendilerini yetiştirmemiş olan tipler veya kuruluşlar bozmaktadır. Örneğin, aklına esen son yıllarda Instagram müzayedesi adı altında görsel sanatlar pazarlama işine giriyor. Piyasadan topladıkları sanat eserlerini, değerlerini araştırmadan müzayedelerde satmaya çalışanlar, tamamen algı ile işlerini yürüttükleri için, sanatçıya da zarar vermektedirler. Sanatçıya zarar verdikleri gibi ülkemizin görsel sanatlar alanındaki gelişimine de zararları dokunmaktadır. Bakıyorsunuz X müzayede kuruluşu bugüne kadar adı sanı olmayan bir ismi, sanatın duayeni diye sunuyor. Son birkaç yıldır bu çokça yapıldı ve piyasadaki sanat yatırımına soyunmuş olan  sözde yeni koleksiyonerlerin satın almaları körüklendi. Bir müddet sonra anlaşıldı ki, körüklenmeye çalışılan isimlerin görsel sanatlar dünyamızda bir değerleri yok ve yatırım yapılacak eserler de üretmemişler. Bunun sonucunda birçok resim toplayıcısı piyasadan çekildi, çünkü, manipülasyon yapılarak kendilerine sanat eseri adı altında koleksiyon değeri olmayan işlerin satıldığını anladılar. Elbette tüm Instagram müzayedelerini bu açıdan suçlamak olmaz çünkü, bazı müzayedeler hiç değilse, sanatçının kim olduğunu araştırıyor ve ona göre kendilerine gelmiş olan işlere değer biçiyorlar.

SANAT ESERİNE DEĞER BİÇMEK BELLİ EĞİTİM GEREKTİR…

Ayrıca bir sanatçının eserine biçilen değer, o sanatçının lokal veya bulunduğu coğrafyada sanata ne kattığı, veya dünya sanatına katkısının olup olmadığı araştırılır ve varsa girmiş olduğu literatürler ansiklopediler belirlenir ve ona göre sanatçının eserlerine değer biçilir.  İlle de bir sanatçının eserini ehliyetsiz bir müzayedeci bir yerlerden eline, yok pahasına geçirmiş ve çok ucuz satmaya çalışıyorsa, o müzayedeci deneyimsiz ve kötü niyetli olarak adlandırılabilir çünkü, elindeki eser, sanat tarihine kalmış bir sanatçının eseri ise, onu çok ucuza alenen pazarlamakla, o sanatçının adına, sanat kariyerine ve piyasasına zarar veriyor demektir… Ayrıca sanatçının izni olmadan yayın yoluyla eserinin satılmaması gerekir. Çünkü sanatçı satılmış olan eserine telif hakkı vermemiştir. Telif hakkı vermiş olanlar için bu durum farklıdır… 

Bu konuya şu pencereden bakmak yararlı olur; sanatçı sanat tarihine kalmış ve ayrıca dünya sanat tarihinde de adı geçiyor ve gelecekte o sanatçıdan dünya sanat tarihine bahsedilecektir. Bu durumda, o sanatçının  ismini ve sanatını ucuzlatacak olan davranışlar. Sanatçının üretimine de psikolojik olarak yansıyacağı için, para kazanmak amacı ile bu durumu yaratanın kötü niyetini de ortaya koymaz mı…

ÇALINTI VE DOLANDIRILMIŞ ESERLER SATMAK SORUMSUZLUĞU…

Şimdi  bu durumu yaratan satıcı diyecek ki serbest piyasa var ve ben istediğim fiyata satarım, kim karışabilir ki… Doğrudur, o zaman, sattığı sanat eserinin nasıl elde edilmiş olduğunu, kimden satın alındığını veya çalıntı olup olmadığını veya dolandırılmış bir eser mi değil mi bütün bunların yanıtı vermeli ve belgelerini de ortaya koymalıdır… Örneğin, sanatçının çalıntı, dolandırılmış eserleri var ve bunlar piyasaya çıktığı zaman sanatçı mahkeme yoluna başvurduğunda, üstüne de cebinden para vermek durumunda kalıyor ve bu konuda yargının da sonuca varıp varmayacağı, kaç yıl süreceği sürüncemede kalıyor. Örneğin bu konuda ki bir mahkeme, 7 yıldır sürüyor .

HAYALET ESER ALIP SATMAK…

Bu yüzden, önce satıcı eseri kimden aldıysa ondan belge istemeli ve gerektiğinde de, sorunsuz eser sattığının belgelerini ortaya koyabilmelidir… Maden ortada bir ticaret var, o zaman kaynaklarında belli olması gerekir…Müzayedeye eser veren kişi eseri sanatçıdan almışsa zaten sanatçı bunu teyit eder. Sanatçının satıcı galerisinden de almışsa o da teyit edilir. Fakat müzayedeye eseri veren kişi, eseri rastgele birinden almışsa ve elinde de bir belge yoksa işte o zaman ortada bir sorun vardır… Bazı müzayedeciler, eseri çalınan veya dolandırılmış olan sanatçılar için, arkalarından , ‘’eserlerine sahip çıksaydı da çaldırmasaydı veya dolandırılmasaydı!! Diye laflar ediyorlar ve düşünmüyorlar ki, bu tür olaylar her yerde olabiliyor ve suçluların korunmaması gerek… Çaldırmasaydı diyerek, çalıntı veya dolandırılmış eserleri satanların hiç te iyi niyetli olmadıkları belli oluyor… Bu tür işleri gözü kapalı satacaklarına, belge peşinde koşsun ve dürüst satıcılık yapsınlar…

Sanat eseri satmak, hele de açıkça yayın yaparak satmak ticaretin ta kendisidir ve satılan eserlerin KDV si de, maliyeye yatırılmalıdır. Sormak gerekiyor bu konuda hiç mi yanlış yapılmıyor. Veya bir müzayedede 40- 50 milyonluk eser satmış olan bir müzayede acaba KDV sini nasıl ödemiştir. Devlet bu satış işlerini mali olarak takip ediyorsa, o zaman bu ticarette manipülasyon yapmak ta aynen borsada olduğu gibi suç teşkil etmelidir ve gerekli şikayetler dikkate alınmalıdır…

AKILLI KOLEKSİYONERLERE REHBER…

Duygu Yaşam

Amerika’da belli konular için yazılmış olan bazı rehber kitapların kapağında, ”Aptallar için Bilgisayar” veya ”Aptallar için Ekonomi” diye yazılır. Bu yazımın başlığında ise ülkemize göre bir slogan kullanarak, sanata yatırım yapan akıllı koleksiyonerlerimize bir dizi tavsiyelerde bulunacağım…

Ne güzel ki görsel sanatlara ilgi duyuyor ve sanatı desteklemek veya yatırım amaçlı çabalıyorsunuz. Peki bu çabalarınız ülke sanatının dünya sanatında yükselebilmesi açısından faydalı oluyor mu ve bunu hiç düşündünüz mü… Öyle ya insan bir şeyi amaçladığı zaman, amacının da en azından çevresine ve ülkesine yararlı olması kaygısını da gütmeli… Ülkemizde bu açıdan düşündüğümüzde neler görüyoruz şöyle masaya yatıralım; görsel sanatlara yatırım yapan bilinçli koleksiyonerlerimizin sayıları hiç de küçümsenecek gibi değil. Fakat sanat piyasasına yeni ilgi duyanlar için bunu söyleyemeyeceğiz. Çünkü, piyasaya yeni girmiş olanları bazı uyanık müzayedeciler ve manipülasyonu ticaretin bir kuralı gibi gören kötü niyetliler, kıskaca alarak, yanlış yatırım yapmalarına neden oluyor ve bu arada kendileri de ceplerini doldurabiliyorlar… Burada kaybeden ülkenin sanatı ve ülkemizde gerçek sanat yapan sanatçılar oluyor…

Öncelikle görsel sanatlara yatırım yapmak isteyenlerin kısa dönem için düşünmemeleri gerekiyor. Çünkü bir sanatçının üslubunu tam oturtabilmesi için yıllarını sanatına vermesi gerekiyor. Görsel sanat yatırımcıları uzun dönem yatırım için düşündüklerinde, genç sanatçıları da geleceğe dönük olarak izlemeli ve geleceği olacağı düşünülen sanatçılara da yatırım yapmalı ki, bu yatırımlarında da uzun dönemde 12 den vurmuş olsun… İşte sanata yatırım aynen 12 den vurmayı başarabilmektir ki bunu da ancak araştırma yapan, akıllı koleksiyonerler başarabiliyor ve günü geldiğinde de yatırımları, platine dönüşüyor…

İhtiyaç hissedilen bir malın reklam ile satılması kapitalizm ile idare edilen ülkelerde sonuç verebilir fakat sanatın reklam ile satılması, bizleri düşündürmelidir. Çünkü sanatın reklamı, sanatçının ne yaptığı ve nerelere kabul edildiği, hangi literatürlerde yer alabildiği, çevresine ve ülkesine veya bulunduğu coğrafyaya sanatta ne katkı yaptığı, yeteneği, kişiliği ve topluma duyarlılığı ile ölçülür. Bakıyorsunuz ülkemizde düne kadar adı geçmeyen birileri, yine birileri tarafından sanat piyasasına lanse ediliyor. Fakat lanse edilirken de, yukarıda yazdığım kriterler düşünülmüyor ve bu durumda o lanse edilenlere yapılan yatırım da ne ülkeye ne de ülkenin duyarlı sanat kesimine bir şey kazandırmıyor. Kendi çıkarları için isim lanse eden birileri, lanse ettikleri isimlerden yok pahasına aldıkları eserleri, büyük kazanç ile satarken, daha çok insanın alabilmesi ve fiyatların yükselmesi için yeni oyunlar kurarlar ve bir bakarsınız ki, o lanse edilen isimler, ülkenin prestij sanat pazarında da boy gösteriyorlar. İşte asıl yanlışlık burada başlıyor ve bu oyunlara karşı bir şey yapamayan yüksek sanatçılar kaybederken, sanat piyasası da kaybediyor. Kazançlı çıkan ise, ülkenin sanatsal açıdan yükselmesine duyarlı olmayan ve sadece ceplerini düşünen üç beş kişi ve ne hikmetse bu üç beş kişi piyasayı olumsuza yönlendirmeyi başarabiliyor…

Buradan sanata ilgi duyan akıllı yatırımcılara, sanatçıların Instagram hesaplarını takip etmelerini salık veririm. Facebook hesaplarında da sanatçılar ilginç şeyler paylaşabiliyorlar.. Yatırımcı önce iyi bir araştırmacı olmalı ve çok ince hesaplar yaparak araştırmalıdır. Yatırım yapacağı sanatçının ne yaptığını bilmeli ve ona gör hareket etmelidir. Örneğin sanatçım hala eski resimlerden yapıyorsa, yani fotoğraf makinasının çekebildiği insan figürlerini yan ayan dizerek resim diye piyasaya sürmek, eski tip resim anlayışını aşmamış olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü, resimle uğraşan hemen herkes biraz emek verdiği zaman figürleri yan ayna da dizer üst üste de… Günümüz artık çağdaş sanatın gündemde olduğu, kavramsal sanata ilgi duyulduğu ve dijital teknolojinin sanatı yönlendirmeye başladığı bir dönemi yaşıyor ve yakın gelecekte, görsel sanatların daha farklı bir kulvarı deneyebileceğini de hissediyoruz…

Günümüz görsel sanatlarında tuval resmi hala gündemde fakat tuval resminde de, ancak farklı çalışmalar ortaya koyan sanatçılar ön plana geçiyor, hala eskimiş figür anlayışı ile sanatı sürdürenler, belli, daha az eğitimli veya eğitimli olup sanattan uzak yaşamış olanlara hitap edebiliyorlar. Soyut sanat yaparken sentez yapmayı ön planda tutan sanatçılar ise, araştırmacı yönleri ve kavramsal yetenekleri ile, farklı yöntemleri deneyerek, yapılması gereken sanatın örneklerini sunabiliyorlar…

Kısacası akıllı koleksiyoncu, birileri gözü kapalı olarak bir yatırıma yöneliyor diye onları takip edeceğine, onların yanlışlarını tespit ederek, kendisine doğru bir yol çizer…