Ege’ye…

Başrolünü Türkan Şoray ve Rutkay Aziz’in üstlendiği Ada adlı film ayrı dünyaların insanlarına ayna
oluyor…
“Ayrı dünyalar” içi geçmiş bir klişe evet. Aslında dünyalar ne kadar ayrı olabilir? Bu bizim
yanılsamamız mı yoksa…
Türkan Şoray’ın yerine Zuhal Olcay’ı görmeyi isterdim filmde. Bu tip filmlere Zuhal’in donuk tavrı,
mimiksiz yüzü daha çok yakışıyor bence. Türkan’ı kafamda taşlaşmış “al yazmalım” formundan
çıkaramıyorum bir türlü! Kafasında bir tülbent, gözleri yaşlı ve titreyen dudaklarıyla bir şeyler
mırıldanacakmış gibi sanki. Zuhal ve Türkan’ın arasında 12 yaş var ama makyajla hallolabilirdi.
Martıların dansıyla başlayan film iki hatta üç insanın var olma çabasını dallandırıp budaklandırmadan
yalın ve en çıplak haliyle gözler önüne seriyor.
Film bir ressam, ressamın domestik ruhlu eski eşi ve kızının etrafında dönüyor. Kız babasına çekmiş,
özgür ruhlu, hayallerinin peşinden gitmeyi tercih edecek kadar cesur ve yarınlara tutsak değil. Anne
baba boşanmış. Anne çalışıyor, şehir hayatının konforunu tercih etmiş, baba ise adada kafasında
yarattığı kalabalıkla “tek” başına yaşamayı tercih etmiş bir bohem ruh.
Sanatçıları yalnızlık korkutmaz zira onlar aslında çok kalabalıktır. Her şeye anlam yüklerler. Yerdeki bir
taş parçasının bile bir anlamı vardır, rüzgarın, sessizliğin, yukarıdan yavaş yavaş yere süzülen bir
martı tüyünün de…
Kafaları doludur o yüzden insana ihtiyaç duymazlar. Oyun oynamayı da severler. Olmayan bir
duyguyu var olarak da gösterebilirler kendimden biliyorum yoksa şizofren miyiz biz �� Yoksa tehlikeli
midir onlar. Hayır demek istediğim o değil, onlar büyümeyen çocuklardır ama şunu unutmayın çocuk
kalmak gibi bir dertleri yoktur gerçekten çocuktur onlar. Çocuk olmasalar şiir yazmaz, resim yapmaz,
müzik sevmezlerdi.

Filmde adam çocuk, kadın anne… En az anne kadar endişeli… Endişeli bakışları adamı yoruyor.
Yarın kaygısı, insan kaygısı…
Bu arada film Burgaz Ada’da çekilmiş. Sait Faik’e de bir selam var filmde malum Onun adası.
Burgaz’ın kendine has bir dinginliği vardır. Kadın adaya gidiyor ve eski kocasıyla bir yokuş çıkıyorlar, o
yokuşun tepesinden karşıdaki küçük adaya dönüp baktığınızda gerçekten türlü hayallere kapılmanız
olasıdır, tabloyu andırır o manzara.
Ve tabii faytonlar! Beni adadan soğutan şeydir atların kaldırılması. Kimse hayvan hakları demesin,
neticede at bir binek hayvanıdır, henüz evde at besleyen görmedim yani. Kötü bakılıyorlar deyip
adanın süsleri olan canım faytonları kaldırıp yerine elektrikli saçma minibüsleri koydular kaç sene
önce. Adam gibi baksaydınız ve kalsaydı o atlar. Sonra o atların sucuk olduğu söylentisi de yayıldı ya
neyse!
Filmde kadının eski ressam kocasıyla flashbackleri var sık sık. Birinde tartışıyorlar ve kadın adadaki at
pisliği kokusundan şikayet ediyor oysaki güzel bir kokuydu o.
Filme dönersek, anne ve kız anlaşamıyor. Kızın da okul ve sanatsal hayalleri var. Anne oldukça klasik
bir bakış açısına sahip ve kızını eski eşinin etkilediğini düşünüyor ve adaya Onunla kızlarının
geleceğiyle ilgili konuşmak için gitmeye karar veriyor ama konuşamadan dönüyor. Eski eş anneyi tüm
içtenliği ve kibarlığıyla karşılıyor. Şu cümle çok güzeldi (Rutkay ve Türkan adamın evi önünde dururlar
ve kadın adama bakar)
Rutkay: “Neden öyle bakıyorsun bir yabancıya bakar gibi…”
Evet tıpkı bir yabancıya bakar gibi. Biz de bakmışızdır birilerine yabancıya bakar gibi. Hayatının en
büyük ve en anlamlı parçasıyken kesip attığın tırnak mesabesine düşen biri ya da birileri olmadı mı
hiç? Oldu değil mi? Ve gittikleri zaman büyük bir de kambur bırakırlar geride sonra ya şair olursun ya
da romancı!
Bu filmdeki ressam dostumuz aynı zamanda balık da tutuyor aklıma balıkçı ressam Alfred Wallis geldi,
Ona da selam olsun.
Sanatçı milleti zordur aslında. Kırmızı çizgileri çok serttir, pire için yorgan yakar, saplantıları da vardır.
Saplantılı düşünebilirler aslında acı çekmeyi severler (severiz). Kaostan doğururlar eserlerini. Dünya
avuçlarının içindedir Tanrı’nın verdiği ilmi derinliği taşırlar içlerinde o yüzden yarın kaygısı taşımazlar
kimseye minnet de etmezler.
Aşık olmayı severler, aşktan da beslenirler çünkü, derinliği olan her duygu onların besin kaynağıdır.
Muhaliftir hatta kendine bile. Eski şiirlerimden ya da kitaplarımdan birini getirseniz eleştirecek tonlarca
şey bulurum o yüzden eski yazdıklarımı asla okumam.
Kafeste de tutamazsınız onları. Kafes deyince aklıma Osmanlı’da alimlere verilen ceza geldi. Suç
işleyen bir alim (okumuş tayfası) cahillerin koğuşuna atılırdı. Bir alime ya da sanatçıya en büyük ceza
değil midir cahille aynı yerde kalmak. Çok akıllıca bir ceza olmuş çünkü suç işleyen alim sayısı
neredeyse yok gibi bir şeymiş o zamanlarda.
Filmin sonunda ne mi oldu? Adam balık pişirdi, şarap içildi aralarda flashbacklerle sanata atıflar
yapıldı, kadın ve adam yakınlaştı ama olmadı.
Sebep; kadın adamı sevdiği halde güdük bakış açısı yüzünden tekdüze hayatına geri döndü. Birlikte
yaşamaya karar verebilirlerdi. Belki de bir sanatçıyla yaşamak cesaret istiyordur. Sanatçı aslında
korkutucu bir ruha sahip değil mi? Düşünsenize kafasında dünyalar taşıyan biri var karşınızda ve size
elindeki bardağı gösterip içindeki sudan bahsediyor ama aslında bahsettiği şey asla o su değil.
Evet, bir saatlik filmin sonunda kadın adamla kalmaya cesaret edemedi.
Korkularıyla yüzleşmek ona pahalıya patladı çünkü aslında aşık olduğu adama vapurdan el sallayarak
yalnız ve mutsuz dünyasına yelken açtı, adamsa yalnızlık ve umuttan beslendiği ama eğlendiği
“kalabalık” ve mutlu dünyasına döndü.
Peki, bu kafadaki iki insan birlikte bir ömür sürebilir mi? Maalesef hayır. Tecrübelerime dayanarak
söylüyorum ki günün sonunda gerçekten bir yabancıya bakıyor gibi bakıyorsunuz. Yazı yazıyorsun
mesela, biri kapını tıklatıp içeri giriyor yüzüne bakıyor, arayıp bulamadığı bir eşyayı soruyor. Belki bir
kumanda belki davulunun bageti. Sonra geri dönüp kapıyı kapattığında “kim bu” diyorsun… “ben
neden buradayım?”
Ve evlilik ya da birliktelik bir anı olarak kafandaki hatıralar bölümüne iliştiriliyor. Hepsi bu.
Film bunu tüm içtenliğiyle anlatmış. Keşke daha uzun olsaydı, uzun bir şey için Nuri Bilge Ceylan’ın
İklimler filmini kesinlikle öneririm.




























































