YILIN SERGİSİNİ AÇAN YÜCEL DÖNMEZ, GÖRSEL SANATLARI MASAYA YATIRDI.

Sunal Gemici (ArtKritik)-Özel

Bugünlerde ülkemiz görsel sanatlar kulvarında yılın sergisini açan Yücel Dönmez ile, görsel sanatlar konusunu irdelemek için  konuştum ve içinden geldiği gibi anlattı,

“Nasıl ki Richter ve Kiefer kendi alanlarında özgün ve soyut sanatta birer değerseler, benim soyut çalışmalarımda kendi özgünlüğümü yansıtan, özgün çalışmalarımdır ve Amerika’daki birçok sanat uzmanı da bu konuda aynı yorumu yapıyor.

Yıllar önce Chicago Tribune sanat eleştirmeni Alan Artner, Yücel Dönmez eski ustalardan hiç birinden  etki almamış fakat ülkesinden bakıldığında, geleneksel sanatlardan çağdaş sanata katkılar yaparak, kendisine has sanatını yaratmıştır dediğinde, yıllar sonra ünlü İspanyol sanat eleştirmeni Nilo Casares’in sanatım ile ilgili yazdığı kitabında, aynı  yorumu yapması, kendime has bir sanat kavramı ortaya koyduğum konusunu bir kez daha vurgulamış oldu… Optik sanatın sanat tarihinde var olduğunu ve tüm çalışmalarım ile  görsel sanat alanında Kuantum Optik kavramını yarattığımı kitbında belirten Casares, Kuantum Optik kavramının sanat tarihinde yer bulacağına inandığını da belirtiyor.

CREATOR: gd-jpeg v1.0 (using IJG JPEG v62), quality = 75

Tüm bunlar ne algı ne de tesadüf olmadığı halde nedense, ülkemiz sanat piyasası tarafından ne anlama geldiği bir türlü anlaşılamadı… Ve hala bu sanat dalında hava atmaktan geri durmuyoruz…  Diğer yandan, ülkemizde çağdaş sanatların ilk uygulayıcısı olduğum halde, örneğin, Land Art konusu gündeme getirildiğinde adımı ilk sırada değil de land art yapan sanatçılar arasında gösteriyorlar. Oysa benim Land Art yaptığım tarihlerde ülkemizdeki sanatçılar henüz tuval üzeri yağlı boya ile resim yapıyorlardı…  

İlk land art denememi 1968 Erzurum Palandöken Hınıs Boğazında deneme olarak yaptım ve TRT’den Neslihan Gence programı için aradığında, dediklerime inanmadı ve kar üzerinde resim mi olurmuş dedi, ve kendisine 1968 denememin ünlü fotoğraf sanatçısı Mehmet Avcıdırlar tarafından belgelenmiş olan slaytları gönderdim ve  sponsor desteği  ile Uludağ’da yaptığım etkinliği, Neslihan Gence ve TRT ekibi dağa gelerek yerinde belgeledi ve Sanat Çevresi programında genişçe yer buldu. Daha sonraki yıllarda, 1978, Kültür Bakanlığımızın daveti ile Amerika’dan geldiğim Uludağ’da bir kar resmi gerçekleştirdim. TRT ekibi dağda İngilizce çekim yaptı ve Eurovision’a verilen çekim Avrupa da birçok yayında yer aldı. Bütün bunları defalarca dile getirdim fakat nedense   pek anlaşılamadı veya anlamak istemedi sözde sanatı yönettiğini sananlar…  

Dünyada ve ülkemizde, görsel sanatların farklı alanlara yönlendirildiğine de değinen Dönmez, “Nedense sanatı seven ve sanata yatırım yapmak isteyen fakat bu konuda deneyimleri olmayan koleksiyonerler de yanlış yönlendirilerek, hayal kırıklığına uğratılıyorlar. Bana yapılanlara değil de, iyi niyetle özgün çalışmalarının peşinde koşan genç sanatçıların, sanattaki gelecekleri ipotek altına alınıyor. Sanat piyasamızdaki kıskançlıklar bir tarafa, bu işten para kazanmaya soyunmuş olan bazı galeriler, müzayede firmaları, hatta sanatın sivil toplum kuruluşları olan dernekler ve özel kurumların, sorumsuzca davranışları görsel sanatlarımızı bir çıkmazın içine sokmuştur…   Sanatta eş dost kayırması ve algı yoluyla sanatçıyı olmadık değerlere yükseltme çabaları sorumsuzluğun en büyük nedeni olarak, ülkemiz sanatının önünü kesmektedir…Sanki görsel sanatlar ile alay ediliyor gibi piyasaya sunulan kopyacı tipler ile, bu sanatımız dünya piyasasında ülke olarak bir yer bulamıyor… Açıkça kopya yaptıkları gözüken sanatçıları olduğundan büyük değerlere koleksiyon piyasasına sunanların, sanata değil de ceplerine hizmet ettikleri bir türlü anlaşılmıyor. Çünkü, sanatı severek koleksiyon yapmaya çalışan yeni koleksiyoner adayları, yanlış yönlendirmeler ile, bir müddet sonra, ya sanat piyasasının bu çarpıklığına uyum sağlıyorlar, ya da piyasadan çekilerek, kızgınlıklarını belirtiyorlar…Sanat piyasamızda büyük isim olarak lanse edilenlerin de ne yaptıkları ve görsel sanatların neresinde bulundukları sanatın bilimsel açısından ele alındığında, düş kırıklığı yaratacaktır. Çünkü ülkemizde bu sanat dalını gerçek uzmanların değerlendirdiğine pek rastlamadık. Çünkü öyle olsaydı, bizde şişirilen isimlerin dünya sanat platformunda da değer bulduklarını ve isimlerinin anıldığını görürdük…

Bazı müzelere sergilenmemek koşuluyla hediye edilen eserlerin o müzelere gerçek anlamda girmediğini de biliyoruz. Sadece müzelerin depolarına konulan eserlerin günün birinde müzeye gelir için satılabileceği düşünülmektedir… Bu konuda daha çok anlatacaklarımız olabilir fakat, eğer ki bir seminer yapabilirsek, konuyu derinlemesine tartışarak, görsel sanatlarımızın bugünkü durumunu ve çarpık sanat piyasasının şaşaalı çarklarını gün yüzüne çıkartabiliriz. Çünkü çarpık sanat piyasasının şaşaalı çarkları birçok sanatçıyı öğütme çabasındayken, birçok ismi de gereksiz olarak neon renklerle sunmaktadır…

Sanatçımıza soruyoruz, aldığımız yanıt, ‘Ne yapalım görsel sanatlarda yapılmamış olan kalmamış ki…’ Yani yapılmamış kalmamış ve kopya yapmak serbest mi olmuş? Benzer çalışmalar yapacak olan sanatçı, minarenin kılıfını da ona göre hazırlar ve gören de, ‘Benziyor da bu sanatçı da bir şeyler katarak sunuyor” diyerek, sanatçının göndermesini benimsediğini belirtir.

KELEBEK RESİMLERİ DÜNYADA BİR NUMARA

Yücel Dönmez’in kelebek çalışmalarının dünyada sentez açısından çok önemli çalışmalar olduğunu vurgulayan Amerikalı sanat uzmanları ve medyası, Andy Warhol’dan beri kelebek imajını resim yapan sanatçılar arasında, Yücel Dönmez’in kelebeklerinin, sanatsal açıdan bir sentez olarak  değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çektiler.

Geçtiğimiz yıl Chicago’daki Rosenthal Fine Arts galerinin açtığı kelebek sergisi, sanat severler tarafından da ilgiyle karşılandı. Chicago Gallery News dergisinde  yer alan sergi haberinde, kelebeklerin ve Dönmez sanatının ilgi çekiciliği  vurgulandı.

Sanat çalışmalarını Amerika’nın Chicago kenti ile İstanbul’daki atölyesinde yapan Yücel Dönmez, yeni çalışmalarının, diğer tüm çalışmaları gibi, Amerika’daki galerisi tarafından çok ilginç bulunduğunu söyledi.

 Yücel Dönmez,in yeni sergisi, İstanbul’da Ütopya Art Project Galeride 12 Nisan tarihine kadar izlenebilecektir.

Ütopya Art Project

Altıpatlar Sokak No:6/A

Cihangir-İstanbul

0547 290 2020

SANATÇININ HAYATI KOLAY OLABİLİR Mİ; MOULİN ROUGE


BETÜL AŞIK

1954 yapımı Moulin Rouge…O dönemde romantik ama bugün psikolojik gerilim

diyebileceğim bir film.

Filmin ardından sanatçının hayatı kolay olabilir mi diye düşündüm. Sevdiğim
birçok sanatçı geçti aklımdan ve hiç birinin hayatının kolay olmadığını hatırladım.
Öyle ki içlerinde umutsuzluğa düşüp intihar edenleri de vardı. İşte bu filmde de
aslında bir intihara rastlıyoruz. İlla kafasına silah dayamak, denize atlamak ya da
bir kutu hap içmekle olmuyor bu iş. Kendini yalnızlığa hapsetmek belki de en

acıklı olanı.

Film 1800’lerin sonlarına doğru ünlenen Fransız ressam Henri de Toulouse
Lautrec’in hayatını anlatıyor. 36 yıllık hayatında ölümsüz eserler veren ressamı da
ressam yapan bir çilesi vardı. Bu çile olmasaydı resim yapmak belki de hobinin

ötesine geçmeyecekti.

Köklü bir aileye mensuptu ta ki çocukken bir kaza geçirene kadar. Kaza neticesinde
bacaklarının uzaması durur ve kısa bacaklı bir adam haline gelir. Bunu
doktorlardan ilk duydukları anda anne ve babasının arasında gerginlikler yaşanır.
Çünkü anne ve baba kuzendir. Bacaklarının eski haline gelememesindeki temel
sebep; büyük oranda akraba evliliğidir. Bir sakat çocuğa daha tahammül
edemeyeceğini itiraf eder baba ve evi terk eder. Lautrec’inse yakın çevresi
tarafından duyduğu duyacağı tek şey; korkunç bir cüce olduğudur.
Doğup büyüdüğü toprakları terk etme zamanı gelmiştir. O da dönemin ünlü
ressamlarından olan Van Gogh gibi Post empresyonizm akımına dahil olur öte

yandan afişin de bir sanat eseri olabileceğini kanıtlar.

Lautrec hemen her akşam Moulin Rouge pavyonuna gider. Çok içer ve içerken de
boş durmaz, dans edenlerin ve pavyondaki diğer tiplerin resmini yapar. Bu resimler
onun geride bıraktığı yapıtlardır aynı zamanda ve filmde rol alan karakterler de

birebir aynıdır neredeyse.

Gelelim bizim tabirle zurnanın zırt değdi yere… Aşk! Evet O da aşık olur… Hem
de bir hayat kadınına. Hayat kadınına aşık olunmaz mı? Olunur elbet. Ama bu

kadın Lautrec’e hayatı zindan edecektir.

Psikolojik kısım neredeyse 30. dakikadan sonra başlıyor 2 saatlik filmimizde…
Sokakta karşılaştığı kadına korumak için sahip çıkıyor ressam. Evine kadar
getiriyor. Ama kadın tam bir arıza! Lautrec yalnız yaşayan ve kalbi kırık bir
adamken bu kadına rastladı… Ne olmalıydı? Sabahları şarkı söyleyen bir adama
dönüşmeliydi. Dönüştü de ama bu uzun sürmüyor filmde. Kadın çok kompleksli.
Çıktıkları bir yemekte adamın soylu bir aileden geldiğini öğreniyor ve adamı
aşağılamaya başlıyor. Ressam bacaklarının kısalığına alışmış gibi görünse de işin

aslı öyle değil. Bazı insanları gülerken görürüz, tebessüm yüzlerinden hiç eksik
olmaz fakat madalyonun diğer yüzünü hiç düşünmeyiz. İşte ressam da onlardan

biri.

Ressam samimi duygularla kadına yaklaşırken kadın en çirkef haliyle onu bir
şekilde itiyor. Hastalıklı bir ilişki başlıyor aralarında. Bir gün kadın evden çıkıyor
bir saat sonra döneceğini söyleyerek. Fakat gelmiyor. Ressam camdan her
baktığında gördüğü tek şey; sokak lambasının aydınlattığı boş bir sokak!
Bu boşluklarda diyoruz ki, sanatçıyı sanatçı yapan bu acılar mı? Evet, yeteneği
varsa insanın birçok şey huzur içinde vücut bulmuyor. Özlem, uzaklıklar, bazen
gereksiz yakınlıklar bir sanatçının doğumunu sağlıyor. Bu anlamda örnek
gösterdiğim yegâne isim Kafka’dır. Onun da derdi babasıylaydı ne ilginç ki
ressamın da derdi aslında babasıyla. Mozart’ın da öyleydi!

Ressam sevilmediğini iyice anlamıştır, bir sabah dışarı çıkar. Ressam dostlarına
rastlar ve masalarına oturur ve her zaman ki gibi konyak söyler. Arkadaşlarına karşı
öfkeli konuşur öyle ki bir arkadaşının Louvre Müzesine gitme teklifine karşılık

oranın bir mezarlık olduğunu söyleyecek kadar.

Çünkü o bir “cücedir” ve sevdiği kadın onu bırakıp gitmiştir. Üstelik kadının onu

sevmediğini bildiği halde aklı hep ondadır!
“Bu adam Mona Lisa’nın evne mezarlık diyor!”

“Ünlü Mona Lisa dünyanın en güzel resmi. Şu anda Leonardo’nun önünde diz

çöküp ona teşekkür edebilirim.”

“Dünyanın en güzel resmi olduğunu nereden biliyorsun? Ve Leonardo’nun

yaptığını nereden biliyorsun?”

“Nereden mi biliyorum? Çünkü hissediyorum. Hem de tam yüreğimde

hissediyorum.”

“Ben de yüreğimde ukala olduğunu hissediyorum ama öyle biri değilsin.”
“O gülümsemeyi nca Leonardo resmedebilirdi. Kadının gözleri bile gülümsüyor.”
“Göbeğiyle gülümsese bile, bu onu Da Vinci’nin resmettiğini göstermez.”
“Ama teknik, fırça izleri her şey onun imzasını taşıyor.”
“Saçmalama, Mona Lisa’nın Leonardo’nun olduğunu bilmenin tek yolu
var.Üstünde ismi yazan küçük pirinç bir plaka. İyi günler beyler ben gidiyorum.”

“Onu bu kadar mutsuz eden kim acaba?”

Bu diyaloglardan hangisinin Lautrec’e ait olduğu ortada. Filmde en sevdiğim

bölümden birkaç diyalogtu.

Bu arada ressam her gece gittiği pavyonun fişlerini yaparak afiş kavramını farklı bir

boyuta taşırken pavyon sahibi de köşeyi döner.

Sonuç olarak;

Ailede başlayan mutsuzluk yerini yalnızlığa bıraktı… Resimler, boya kokuları ve
içki şişleri arasında geçen hayat… Ardından bir kadın, onun ardından bir kadın
daha… Ressam genç yaşta hayata veda etti son nefesinde mutluluğu yakalayarak.

Babası gelir ve ölüm döşeğindeki oğluna şöyle der;

“Tabloların Louvre Müzesine asılacakmış, duyuyor musun beni? Seni

anlayamamışım bağışla beni.”

John Huston’un yönettiği filmde resamı Jose Ferrer canlandırıyor. Muhtemelen
çekimler boyunca dizlerinin üzerinde yürüdü. Hepsine selam olsun.