GÖRSEL SANATLARDA DE KOONIG’IN SANATI GERÇEK SANAT, FRANK STELLA’NIN SANATI İSE,DEKORATİF SANATTIR…

[12:59, 30.05.2026]

Kavramsal sanat saçmalığı ile, görsel sanatlar bir çıkmazın içine itilmiştir…

Yucel Donmez

Çağdaş sanat, sanatçının doğaçlama çalışmaları ile ortaya koyduklarıdır…

Rönesans sonrasında görsel sanatlar giderek çeşitli kavramlar ile sanat dünyamızda yer aldı ve bugün

 sanat kavramlarına yeni oluşumlar da eklendi ve görsel sanatlar kendi konumunda çok çeşitli bir şekilde bölünmelere yol açtı. Örneğin, sanat tarihine yer alan  belli kavramların yanı sıra, land art, performans, protest, dijital sanat ve bugün de yapay zeka (AI) sanat hayatımızda yer alıyor. Çağdaş sanatı bir kesim kavramsal çalışmalar olarak kabul ediyor, bir kesim ise Jeff Koons gibi, biblo oluşumlarını çağdaş sanat olarak yorumluyor. Oysa görsel sanatlar sanatçının kendisi olarak ortaya koyabildikleridir ve bunu da sanatçı, sanat yapacağı yüzeyin veya ortamın içinde sanat yapmaya karar verdiği zaman, o anki durumuyla ilgili olarak ortaya koyar…

Yani tasarım ile önceden ne yapacağının eskizlerini yapmak, görsel sanatlarda artık gerçek sanat sayılmamalıdır…, Çünkü sanatçı tasarım aşamasına girdiği zaman, ortaya konulmuş birtakım kuralları da izlemek durumundadır. Oysa gerçek sanat yapan bir görsel sanatçı, tasarım değil doğaçlama olarak sanat yapacağı ortamda işine başlar ve o anda içinden nasıl geliyorsa bunu kendi kişisel becerisi, kendine özgü belirlediği kuralları ile deneyimlerini ve cesaretini  ortaya koyar ve burada yaptığı, taşıma su değil, o anda kendisinden sanat olarak fışkıran bir örnektir… Diğer saydıklarım, kavramlar ve bugüne kadar görsel sanatlarda  yer alan çalışmaların da  elbette değeri vardır fakat gerçek sanat açısından bakınca artık sadece tanımladığım şekilde sanat yapanın gerçek sanat yaptığı kabul edilmelidir.

Önceden planlanan ve tasarım için ön çalışmaları yapılan sanat eseri, sanat severler için bir albeni yaratmakta ve bu sayede de sanatçısına rant sağlamaktadır. Yani o üretilen eserleri alanlar, sevdikleri ve göz zevklerini okşadığı için ilgi gösterirler ve bunun da karşılığını parasal olarak ortaya koyarlar. Bu demek değildir ki, o üretilen eser görsel sanatlar açısından sanatsal değeri olan bir eserdir. O ÜRETİLENLER, USTALIK SONUCUNDA ORTAYA KONULMUŞ OLAN EL BECERİSİNİN VE GÖZ ALGISININ ORTTAYA KOYDUKLARIDIR VE DE GENEL OLARAK DEKORATİF İŞLER DİYE ADLANDIRILIR…

Bir sanatçı olarak dekoratif çalışmalara önem vererek, sanat ile yaşamanın sırrına varmış oldum. Fakat sanatsal olarak yarınlara kalacak olan eserlerimi, Ünlü

 Amerikalı sanat eleştirmeni Alan ARTNER’İN DE VURGULADIĞI GİBİ, KENDİMDEN BİRŞEYLER KATARAK SANATIMI ORTAYA KOYDUM VE DOĞAÇLAMA OLARAK YAPTIĞIMJ İŞLERİM BENİ DAHA ÇOK HEYECANLAMDIRTDI VE SANATSAL TADI ANCAK ALABİLDİM…

Görsel sanatçı, doğaçlama olarak sanat yapmaya başladığı zaman, o anki mod durumu, içsel heyecanı, kafasındaki müziği ve gözüyle hissettiklerinin uyuşması sonucu, sanatını yapmaya başlar ve yaptığı da tamamen içinden geldiği gibi kendi komplike durumunu sanatına yansıtır. De Kooning bu bahsettiğim  gerçek sanatçı çizgisini en belirgin şekilde ortaya koymuş bir sanatçıdı Francis Bacon, Kiefer, Richter, Jackson Pollock,  gibi sanatçılar da bu kategoride yer almaktadır…

Sanatçı  tasarım ve planlama ile eserini ortaya koyuyor ve yaptığı çok farklı ve bir yenilik olarak görülüyorsa, o sanatçının yaptıkları da değerlidir fakat, işin içine tasarım girdiği için, gerçek bir görsel sanatçı değildir… Örneğin, Twombly, tuvaline bir çocuğun çalışması gibi saf çizgilerle, içinden geldiği ve hissettiği, gibi eserlerini yaptı  ve önceden tasarlanmamış bir şekilde, kendisine özgü leke anlayışını, denge unsurunu ve felsefesini, mesajını samimi bir şekilde ortaya koyarak gerçek sanatçı kimliğine  erişmiş oldu…    

Bir görsel sanatçı, gerçek sanat eserleri ortaya koyduğu gibi, istediğinde tasarım yaparak ta sanat eseri üretebilir bu onun özgürlüğüdür… Fakat benim ileri sürdüğüm konu, neyin gerçek görsel sanat olduğu ile ilgilidir… Toplumlarda ve sanatı ticaret olarak algılayan kuruluşlarda sözde sanat eseri, iyi satılan olarak tanımlanıyor. Oysa albenisi olan ve suni algı yaratılarak ortaya konulan sanat eserleri büyük talep görebilir. Bu Kapitalist düzende sanatın talep yaratılan bir ürün zinciri olduğu ile ilgilidir ve bu sanata yatırım yapanlar sanatın borsaya benzer kısmında, birbirleri ile yarışırlar. Yani ortada iyi sanat ve kötü sanat diye bir tanımlama olmaz, hangi sanat çok para etti hangisi az diye adlandırılır ki bunun da gerçek sanat anlayışı ile hiçbir ilgisi yoktur…. 

  Yani kapitalist düzenin para aklama veya borsa gibi sanat eserleri üzerinde manipülasyon yapma niyetleri, görsel sanatlarda eleştirmenlik müessesesini bir tarafa bırakarak, at izi ile it izini birbirine karıştırmıştır… 

Şimdi sanat eseri satanlar şöyle diyebilirler, talep gören çalışmalar sanat eseri olarak kabul edilmelidir…  Örneğin kişinin çok parası var ve sanat koleksiyonculuğu ilgisini çekmiştir ve de zenginler dünyasında havasını da atmak hesabı ile, müzayedelerde şişirilen fiyatlara talep göstererek, kendi politikasını izliyor. O zaman o kişinin talep ettiği sanat veya sanatçılar görsel sanatlar dünyasının en iyileri mi, oluyor?

Van Gogh’u ele alalım, çünkü Van Gogh görsel sanatlarda, gerçek sanat yapan bir sanatçı olarak, sanat dünyasına damgasını vurdurttu… Keşke kendisi o damgayı yaşarken vurabilseydi ama olmadı. Çünkü o zamanlarda da var olan sanat piyasasında, işi, türlü oyunların içinde olanlar götürüyordu… Bugünde, kavramsal sanat saçmalığı ile, müzeler kuruluyor, sanat eğitimi almış olanlar arasında ikilik yaratılıyor ve sanki kavramsal çalışanlar ile tuval sanatçıları birbirlerine düşmanmış gibi algı da yaratılıyor. Bazı galeriler, kavramsal saçmalığı ile, sanki, sanatın üst kalite bir topluma hizmet etmesi gerekiyormuş gibi, bir ayırımcılığı körüklüyorlar…

Lafı açılmışken, kavramsal sanat konusunu ele alalım; şöyle günlük hayatta etrafımıza bir bakalım ve sonra da örneğin Bienal sergilerinde gördüğümüz bazı sözde sanat çalışmalarını düşünelim… Günlük yaşamımızda o kadar çok kavramsal nitelik taşıyan oluşumlar ile karşılaşıyoruz ki, bu rutin olarak gördüklerimizi bir de sergi salonlarında görmenin özelliği ne ola ki… Yani kavramsal çalışan sanatçıların ortaya koydukları sözde eserlerin verdiği mesajlar çok mu önemli oluyor ki, bu sanatçıları kavramsalcı kesim birer üstün zeka olarak görmek istiyor…Kral çıplak misali, görsel sanatlarda o kadar çok sözde yüksek algı oluşturuluyor ki, insanlar anlamadıkları sözde sanat eserleri karşısında, birer sanat eleştirmeni kesilerek, bir takım laflar etmeye çalışıyorlar ve  bu arada sanatçısı da kasıla kasıla bir havaya giriyor 😊…İsteyen kavramsal da çalışsın, performanslar yapsın fakat, görsel sanatlarda gerçek sanatı görmek isteyenler, doğaçlama olarak çalışan sanatçıları çok yakından gözlesinler çünkü sanatın gerçeğine ulaşmış olacaklardır…

GÖRSEL SANATLAR ve GERÇEK SANATÇI KAVRAMINDA “SON DAKİKA…”

BU DEĞERLENDİRMEDEN SONRA, GERÇEK SANATÇI KAVRAMI ANLAM KAZANIYOR…

Yücel Dönmez

Görsel sanatlarda bugüne kadar sanat yapmanın çeşitli kuralları dile getirildi. Fakat gerçek görsel sanatçının nasıl tanımlanacağı ile ilgili bir düşünce ortaya konulmadı. Bugün çağdaş sanat dediğimiz konunun artık geçmişteki pek çok sanat kavramı ile ilgisinin olmadığı açıkça bellidir. Çünkü görsel sanatlar dediğimiz zaman içine çok çeşitli kavramları da sokuyoruz ki aslında gerçek görsel sanatçının bu kavramlar ile çok fazla ilgisi yoktur.  

Sanatçı örneğin resmini yapıyorsa bir kompozisyon çizmez, onun kompozisyon DNA’sı kafasının içinde, o anki yaşadığı ruhsal durumu, sorunları, sevinçleri ve de düşleri ile ilgilidir… Bugüne kadar kompozisyon sanatın DNA’sıdır denilen fikir bundan sonra gerçek sanatı ve sanatçıyı tanımlama konusunda, anlamını yitirmiştir…

Müzik nasılsa gırtlaktan çıkan sesin faklı dağılımı, yankılanması ve sanatçısının ciğerleri, diyaframı ile ilgiliyse, görsel sanatçının da  ortaya koyduğu eseri, aynen müzik yapan bir yeteneğin kullanmış olduğu gibi kişisel yetenekleri ve felsefesi, fiziki ve ruh durumu ile ilgilidir…

Görsel sanatçı eğer iki çizgi çizip arasını boyayla dolduruyorsa bu sanat değil, sadece boyamaktır. Çünkü sanatçı iki çizgiyi çizdiği zaman ortasını da boyayarak bir görsellik elde edeceğini düşünür ki bu yaptığı, sanatı albenisi olan bir disipline yönlendirmesi demektir…  Nasıl ki ses sanatçısı tanrı vergisi sesiyle  bir özgünlük ve bir ruh ortaya koyuyorsa, görsel sanatçı da, sanat yapmaya başladığı zaman, o anki ruh durumu, bilgi birikiminden kaynaklanan düşleri, hissettikleri ve bir medyum gibi transa geçme durumundan kaynaklanan tüm vücuduyla, sanatını ortaya koyar.

De Kooning, Francis Bacon, Twombly, Jackson Pollock gibi sanatçılar görsel sanatların bu boyutunu yakalayabildikleri için her biri bir değerdir. Öte yandan Picasso, Dali, Chagal gibi sanatçılar yine aynı sanatçı psikolojisi içinde, daha çok bir düş ortamını dile getirebilmek adına, sanatlarını ortaya koydular. Bugün ise bakıyoruz bu saydığımız sanatçılardan yola çıkarak sanatlarını ortaya koyanlar ,yine aynı  değerlere ulaşabiliyorlar.

Öte yandan Kapitalizmin para aklama yöntemine adapte edilen sanat ile Jeff Koons gibi sanatçıları ön plana çıkartan kesim, sanat eserini değil, sanat eserine para yatıranların vermiş olduğu borsa değerlerini ön planda tutuyor ki, görsel sanatlarda bu çok yanlış bir tutumdur ve bu yüzden bugün görsel sanatlarda birçok değersiz sanat eserleri de değerliymiş gibi algı yoluyla sanat piyasasında  büyük paralar karşılığında alınıp satılıyor..

Bir sanat eserine baktığınız zaman, o sanatçının  eserini ortaya koyarken,hangi koşullarda çalışmış olduğunu hissetmeye çalışırsanız, o sanat eserinin  önemli olup olmadığını da anlayabilirsiniz. Sanatçı eserini yaratırken kim bilir hangi düşünce durumunda ve hangi hisleri taşıyarak o sanat eserini üretiyordu, bunu düşününce  konuyu algılayabilirsiniz…

Sözde sanatçım önce bir plan kuruyor kafasında ve  boyasını hazırlayıp, fırçasını tuvaline dokunarak bir albeni yaratmaya çalışıyor. Arada bir de bakarak, dengesi, leke geçişleri veya başka dengelemeleri, gözlüyor. Sonunda tamam olduğuna karar verir, artık görenlerde albeni yaratacaktır diye düşünür ve sanır ki o yaptığı bir sanat eseridir. Hayır değildir o yaptığı sadece bir tasarlanış ve bir plan dahilinde ortaya çıkarılmış ve de göz boyama açısından da planlanmış bir çalışmadır ve poster değeri olabilir de bir sanat eseri değeri, yoktur… O esere sadece birkaç gün belki keyifle bakabilirsiniz. Sonrasında  tıpkı arabesk müzik gibi bir bıkkınlık getirebilir. Oysa gerçek soyut resim, sanatçısının tüm varlığıyla ortaya çıkmıştır ve her karşısında durduğunuzda sizinle sanki konuşur ve sizi bambaşka  düşüncelere götürebilir İşte yaşayan sanat dediğimiz de budur…

50 yıldan fazladır görsel sanatlarda neyin sanat neyin sanat olmadığı konusunu irdeliyordum ve sonunda net bir fikre ulaştım ve bu yazdıklarımın yanlış olduğunu ortaya koyabilecek olan herhangi bir sanat felsefecisi, de düşünemiyorum. Çünkü sanat eseri fabrikada üretilen ve planı, krokisi, formülü belli olan bir şey değildir. Sanat eseri tamamen sanatçısının fiziki ve felsefi yapısıyla ilgili tüm vücudundan bir parçadır ve böyle olunca da değerlidir…

Görsel sanatların tüm kavramlarıyla ilgili dönemlerim oldu ve en sonunda bu yazdıklarımı doğrulayan soyut çalışmalarım ile sanatta kendime geldiğimi hissettim. Çünkü soyut çalışmalarımda ortaya koyduğum eserlerimi yaşayarak yapıyordum.

Farklı bir trans içerisinde, kafamın içinde beni düşler ortamına sokan, anlam veremediğim ve bazen de hissederek keyiflendiğim düşüncelerime daldığımda, karşımdaki sanat eserimin beni de içine aldığını ve renkli bir dünyanın içinde tek başıma dolaştığımı algılıyordum… Bu bambaşka bir duygudur ve sanatçının eseriyle kaynaşmış olduğunun işaretidir… Bu yazdıklarımın ışığında bir değerlendirme yapmak istersem, örneğin her resim ve heykel eserinin bir sanatsal değeri olmadığını fakat, bir emek değeri olduğunu ve yine de bir sanatçının elinden çıktığını hatırlayarak, sanat açısından bir değerlendirmeye gidebiliriz. Burada ortaya koyduğum fark, gerçek görsel sanat eseri ile, el becerisinin bir tutulmamasıdır ki, bu da yüksek sanat yapan ile, el sanatları yapanın karşılaştırılması gibi düşünülebilir…

BİLGİSİZ SANAT SATICILARI GÖZ BOYUYOR

KÖTÜ NİYET TAŞIYAN BAZI MÜZAYEDECİLER İSE, BAZI SANATÇILARA ZARAR VEREBİLMEK İÇİN, PİYASASIYLA OYNUYOR…

SUNAL GEMİCİ-(ArtCritic)

Sanat pazarlayıcısı önce sanatsal bilgiye, deneyime ve dünyada sanat konusunda neler olup bittiği ile, ilgili olmalıdır.

Bulunduğu coğrafyada ki sanat olayları ve sanatçılar ile ilgili bilgiler edinmeidir…. Şimdi soruyorum, hangi müzayede bu konuda kriterlere uygun?  Bir sanatçının sanatsal değeri, o sanatçının bugüne kadar nerelere girmiş olduğu, neler yaptığı ve hangi literatürlerde yer aldığı ve hangi müzeler ile etkinlik yaptığı ve de önce ulusal sonra da uluslararası hangi ünlü sanat eleştirmenlerinden övgüler aldığı ve en sonunda da, bilinçli koleksiyoner kesiminden kimlerde eserlerinin bulunduğu ile ölçülür…

Bakıyorsunuz müzayedecim, eline ucuz yollardan eserlerini geçirdiği bir sanatçıyı, çevresindeki iş adamlarına çok önemliymiş gibi lanse edebiliyor ve  gecelik müzayedelerde  şişirerek piyasaya sürüyor… Amaç daha çok kazanmak ve sanatçı diye piyasaya sürdüğü  isimden elinden geldiğince faydalanmak. Sonra o sanatçı piyasaya yeni giren deneyimsiz koleksiyoner adayları tarafından sanki bir değermiş gibi satın alınıyor ve sonrasında bir iki yıl içinde, kazın ayağının hiç de denildiği gibi olmadığı ortaya çıkıyor ve de o kişinin piyasası düşüyor…

ARTAM ANTİK A.Ş. MÜZAYEDESİ ÜLKEMİZİN, KONUSUNDA EN PRESTİJ KURULUŞU

ASIL TEHLİKE SANAT PİYASASININ YENİ KUŞAK KOLEKSİYONCULARINA YÖNELİKTİR…

Bugüne kadar çarpık bir şekilde yapılanmaya çalışan sanat piyasasında, defalarca sanata yatırım yapanlar hayal kırıklığına uğratıldılar ve sanata küstüler. Onlar piyasadan çekilinde bu defa sanat piyasasına heveslenerek giren yeniş kuşak koleksiyonerler de aynı akıbete uğratıldılar. Bu arada bazı sanatçıların da eserlerine bazı galeriler tarafından el konuldu, bu konuda mağdur edilen sanatçılar ile sorunlar yaşandı, davalar açıldı.

Şimdi piyasada anlaşıldı ki, sanat müzayedeciliği yapan kesimin içinde, sanatı ciddi açıdan dikkate alan ve sanatçıya gereken değeri veren çok az… Pahalı mekanlar edinip caka satmayla bu iş olmuyor. Bazı müzayedelerin tüm pazarladığı eserleri incelediğinizde, çok farklı çelişkiler görüyorsunuz. Ve şunu da anlamakta gecikmiyorsunuz, bazı sanatçının değerini düşürmek için de san ki kumpas kurulmuş… Oysa, dürüst, prestij güden bir müzayede, kimsenin lafıyla, ricasıyla bir başkasına zarar vermek için uğraşmaz. Biliyoruz ki, birilerinin el altından dürtüsü ile, sanatçıya bilerek zarar vermek amacı güden sözde müzayedeci veya galerici kötü niyete sahiptir ve piyasada bu tür kötü niyetlilerin   bulunmaması ve de sanat piyasasının bu çarpıklıktan kurtulması gerekmektedir…

DGARTROJECT GALERİ PİYALEPAŞA DA İKİNCİ GALERİSİNİ DE AÇTI

MÜZAYEDE İZLEYEN BİR YENİ SANAT  YATIRIMCISI ADAYI ANLATIYOR…

Genç bir  sanat yatırımcısı adayı. Henüz hiç eser almamış ve bazı müzayedeleri izleyerek bir fikir edinmek istiyor. Ve edindiği deneyimini dergimize şöyle açıkladı, “Önceleri hiçbir şey anlayamıyordum. Müzayedeye bazı eserler çıkarılıyor ve satıcı tarafından eser anlatılıyordu. Sanki eser anlatan kişi bir sanat eleştirmeni gibi, ‘Bakın buraya boyayı nasıl koymuş. Çok dolu bir tablo. Kaçırtmayın alın bunlar galerilerde çok pahalıya satılıyor’ gibisinden amatörce tanıtımlar ile müşterilere sunuluyordu. Birkaç müzayede sonrasında anlamaya başladım. Bir takım sahte pay verenler de aralardan çıkıyor ve asılsız tanıtımlar ile şişirilen eserin satılması körükleniyordu. Bu arada bazı eserler de çok düşük açıldığı için fazla talep gelmeyince yok pahasına satılıyor o durumda müzayedeciler de zararına gitti diye hayıflanıyorlardı… Tam bir curcuna…  Bu yüzden iyice bilinçlenerek sanata yatırım yapmayı planladım ve derginizi ve diğer yayınlarınızı takip ediyorum.”

www.artkritik.com ve diğer sitelerimiz olan www.turkishartcollector.wordpress.com  www.contemporarymuseumofistanbul.wordpress.com   www.turkishartmarket.wordpress.com ve  diğer sanat ağırlıklı sitelerimizi bundan sonra, görsel sanatlar piyasası üzerinde yoğunlaştırarak hareket edeceğiz.

Çünkü görsel sanatlar piyasamız gelişirse, Türk sanatçılardan özgün olanların da dünya sanat piyasasına  atlama şansları çoğalacaktır. Sonuçta bu açıdan sanata hizmet, ülkenin bu açıdan çıkarını düşünmektir…  

ARTAM ANTİK A.Ş. ÜLKEMİZİN PRESTİJ MÜZAYEDE FİRMASI…

Artam müzayede firmasının uluslararası piyasalarda ki tanınmışlığı, ülkemizde bir sanat piyasasının varlığını ortaya koyan bir gerçektir. Dünya sanat piyasasında, Artam’ın yanı sıra, DGARTPROJECT Galeri de, kurucusu Dursun Gündoğdu’nun çabalarıyla, milyon dolarlık yabancı eserleri ülkemize kazandırarak, Türkiye görsel sanatlar piyasasını uluslararası piyasalarda temsil etmektedir… Elbette bu kuruluşlarımızın yanı sıra, ülkemizdeki bir çok galeriler de, önemli çabaları ile, gerçek sanat piyasasını oluşturmaktadırlar.

DGARTPROJECT GALERİNİN BİR AÇILIŞINDAN…

GÖRSEL SANATLARDA LOKOMOTİFİMİZ RAYLARDA TAKILI KALMIŞ…

GÖRSEL SANATLARDA TÖKEZLERKEN, AMATÖR SPORDA DÜNYADA PRESTİJ EDİNDİK…

SUNAL GEMİCİ (ArtKritik)

Gerçekten ülkemiz görsel sanatlarına baktığımız zaman, sanatın önünü açması gereken lokomotifimizin, yarlarda takılı kaldığını görüyoruz.

Ülkemiz amatör sporlarında son yıllarda büyük bir atak yaşıyoruz yani görsel sanatlar ile amatör sporumuzu mukayese ettiğimiz zaman, amatör sporun, dünyada ses getirdiğini, görsel sanatlarımızdan ise henüz dünya sanat platformunun pek haberdar olmadığını görüyoruz…

Ülkemiz görsel sanatlarımıza baktığımız zaman, geçmişten beri Batı’ya özentinin  içinde ıkışıp kaldığımız gözüküyor.  . En tanınmış isimlerimizi incelediğimiz zaman,  ya hemen nereden etkilenmiş olduğunu ya da biraz araştırınca neredeyse birebir kopya  işler olduğunu görerek düşünüyoruz; ülkemizde acaba apayrı bir sanat mantığı mı yürütülüyor ki, tüm dünya bir yeninin peşinde koşarken, biz etkileneceğimiz bir örnek arıyoruz…

Ortaya başlı başına bize ait bir sanat felsefesi koyamıyoruz. Bizim de dünyaya verebileceğimiz mesajlarımız vardır elbette… Nasıl kı sporda biraz olanaklara kavuştuğumuz zaman olimpiyat şampiyonluğu bile alabiliyorsak, görsel sanatlarda neden bu başarıyı elde edemiyoruz diye araştırmak gerekiyor.

Örneğin sporda eğer ki sporcu ipi önce göğüsleyebiliyorsa şampiyon oluyor, o zaman görsel sanatlarda da kimin ipi önce göğüslemiş olduğunu gerçek verilerle ortaya koymak gerekmez mi…

GÖRSEL SANATLARDA MANİPÜLASYON ÜLKE SANATINA ZARAR VERİŞYOR

Nedir yahu, birileri bir ismi iyi sanatçıdır diye  etrafa yaymaya başlıyor ve suni bir piyasa yaratıyor, hemen o isim, sanata yatırımın ne olduğundan habersiz paralı kesimler tarafından sanki talan ediliyor… Sonrası ise yok. Olamaz ki… Eğer lanse edilen isim sanatta önemli olan bir yerlere girememiş, herhangi bir müzede etkinliği olmamış, literatürlerde yer almamış ve hakkında önemli eleştirmenler  yazılar yazmamışsa, nasıl çok önemli olabilir ki… Yarınlara kalacak sanatçının bugünden işaretleri vardır ve bunu sanatta biraz araştırma yapanlar bilir. Fakat ssanatta yatıorımı  birilerinin ağzıyla tanımaya çaılışanlar, eninde sonunda yanılırlar ve ülkemiz görsel sanatları da bu şekilde 50 yıl sonra bile bir yere varamaz…

GERÇEK SANAT GALERİSİ VE SANAT MÜZESİ OLMAYINCA…

Görsel sanatlarda ülkemizde ne bir gerçek sanat galerisi ve ne de bir gerçek sanat müzesi bulmak olanaksız. Çünkü gerçek sanat galerisi ve sanat müzesi, görsel sanatlarda ülkemiz sanatının dünya sanat platformuna katılabilmesi için çaba gösterir. Diyeceksiniz ki, bienellara ve sanat fuarlarına katılıyoruz ya. Doğrudur da neyle katılıyorsunuz ve katıldığınız sanatı hangi jürilerden geçirerek yurt dışına götürüyorsunuz…  Galerici kendisi seçiyor, müzelerimiz ise, bahsettiğimiz kaygıların dışında birtakım isimlerin yönlendirmeleri ile seçkilerini yapıyor ve sonuç elde var sıfır…  

Şimdi bu yazıyı okuyan bazıları çok kızacaklardır çünkü gerçekler her zaman algı politikasına karşı üzüntü yaratır…

Şimdi o kızacak olanlara soruyorum, bugün, görsel sanatlarda dünya sanat platformuna sunabileceğimiz herhangi bir yenilik var mı? Varsa hangi sanatçı bunu başarmıştır ve dünya sanat tarihinde o başarı için bir yer var mıdır?

Osman Hamdi döneminde Fransa’dan yağlıboya sanatını ve sanatta fırça, kalem ustalığını ülkemize taşıdık ve Batı sanatını yaymaya başladık. Aslında bu güzel bir durumdu ve elbette Osman Hamdi ve geleneksel dönemimizden gelen sanatçılarımız, ülkemiz sanat tarihi içerisinde yer aldılar ve zaten yazılacaksa, ülkemiz sanat tarihi de onlarla başlayacaktır. Çağdaş sanat tarihimizden önceki dönemlerde, Hat, Kaligrafi, Minyatür, Ebru, çeşitli el sanatlarımız gibi zengin bir geleneksel arşiv vardır ve onları da sanatın içerisinde, önceki sanat duruşumuz olarak elbette ele alacağız.

YABANCI MÜZEDE YER ALDI ALGISI…

 Bazı sanatçıların yabancı müzelerde çalışmaları var diye haberler yapılıyor. Doğrudur, birçok sanatçımızın çeşitli müzelere hediye edilmiş çalışmaları vardır fakat bu çalışmaların, sergilenmemek koşuluyla hediye kabul edildiğini biliyor muyuz… Hediye edilen çalışmaların dışında herhangi bir sanatçımızın bir yabancı müze tarafında resmen satın alınmış işleri var mı, varsa belgesi sunulabilir mi…  Eğer biraz daha irdelersek o kadar çok çapak çıkacak ki, temizlemek için de bir o kadar uğraşmak gerekir.

Şimdi sanata yatırım yapmayı aklına koyan veya gerçek sanat koleksiyonculuğuna soyunan ülkemiz insanlarına şu tavsiyede bulunabilirim, yatırım düşündüğünüz sanatçıyı iyice araştırırsanız, geleceğe dönük olarak ne değerde olduğunu zaten anlarsınız ve o sanatçılardan aldığınız eserleri de çocuklarınız için alın ve gelecekte size dua etsinler.  Sanata yatırım değil de sevdiğiniz için bir eser alacaksanız o eserin kopya mı falan olduğuna bakmayın ve satın alın. Çünkü duvarınıza asacağınız veya evinizin bir köşesine koyacağınız eser için, göz zevkiniz oluşuyorsa bu da önemlidir Dekoratif eserler sadece dekor olarak göz zevkini tatmin ederken, yatırım olarak düşünülen eserler ise, ailelerin geleceğe bırakacakları miras olarak değerlidirler…

ADA

Ege’ye…

BETÜL AŞIK

Başrolünü Türkan Şoray ve Rutkay Aziz’in üstlendiği Ada adlı film ayrı dünyaların insanlarına ayna

oluyor…

“Ayrı dünyalar” içi geçmiş bir klişe evet. Aslında dünyalar ne kadar ayrı olabilir? Bu bizim

yanılsamamız mı yoksa…

Türkan Şoray’ın yerine Zuhal Olcay’ı görmeyi isterdim filmde. Bu tip filmlere Zuhal’in donuk tavrı,
mimiksiz yüzü daha çok yakışıyor bence. Türkan’ı kafamda taşlaşmış “al yazmalım” formundan
çıkaramıyorum bir türlü! Kafasında bir tülbent, gözleri yaşlı ve titreyen dudaklarıyla bir şeyler
mırıldanacakmış gibi sanki. Zuhal ve Türkan’ın arasında 12 yaş var ama makyajla hallolabilirdi.
Martıların dansıyla başlayan film iki hatta üç insanın var olma çabasını dallandırıp budaklandırmadan

yalın ve en çıplak haliyle gözler önüne seriyor.

Film bir ressam, ressamın domestik ruhlu eski eşi ve kızının etrafında dönüyor. Kız babasına çekmiş,
özgür ruhlu, hayallerinin peşinden gitmeyi tercih edecek kadar cesur ve yarınlara tutsak değil. Anne
baba boşanmış. Anne çalışıyor, şehir hayatının konforunu tercih etmiş, baba ise adada kafasında

yarattığı kalabalıkla “tek” başına yaşamayı tercih etmiş bir bohem ruh.

Sanatçıları yalnızlık korkutmaz zira onlar aslında çok kalabalıktır. Her şeye anlam yüklerler. Yerdeki bir
taş parçasının bile bir anlamı vardır, rüzgarın, sessizliğin, yukarıdan yavaş yavaş yere süzülen bir

martı tüyünün de…

Kafaları doludur o yüzden insana ihtiyaç duymazlar. Oyun oynamayı da severler. Olmayan bir
duyguyu var olarak da gösterebilirler kendimden biliyorum yoksa şizofren miyiz biz ��  Yoksa tehlikeli
midir onlar. Hayır demek istediğim o değil, onlar büyümeyen çocuklardır ama şunu unutmayın çocuk
kalmak gibi bir dertleri yoktur gerçekten çocuktur onlar. Çocuk olmasalar şiir yazmaz, resim yapmaz,

müzik sevmezlerdi.


 

Filmde adam çocuk, kadın anne… En az anne kadar endişeli… Endişeli bakışları adamı yoruyor.

Yarın kaygısı, insan kaygısı…

Bu arada film Burgaz Ada’da çekilmiş. Sait Faik’e de bir selam var filmde malum Onun adası.
Burgaz’ın kendine has bir dinginliği vardır. Kadın adaya gidiyor ve eski kocasıyla bir yokuş çıkıyorlar, o
yokuşun tepesinden karşıdaki küçük adaya dönüp baktığınızda gerçekten türlü hayallere kapılmanız

olasıdır, tabloyu andırır o manzara.

Ve tabii faytonlar! Beni adadan soğutan şeydir atların kaldırılması. Kimse hayvan hakları demesin,
neticede at bir binek hayvanıdır, henüz evde at besleyen görmedim yani. Kötü bakılıyorlar deyip
adanın süsleri olan canım faytonları kaldırıp yerine elektrikli saçma minibüsleri koydular kaç sene
önce. Adam gibi baksaydınız ve kalsaydı o atlar. Sonra o atların sucuk olduğu söylentisi de yayıldı ya

neyse!

Filmde kadının eski ressam kocasıyla flashbackleri var sık sık. Birinde tartışıyorlar ve kadın adadaki at

pisliği kokusundan şikayet ediyor oysaki güzel bir kokuydu o.

Filme dönersek, anne ve kız anlaşamıyor. Kızın da okul ve sanatsal hayalleri var. Anne oldukça klasik
bir bakış açısına sahip ve kızını eski eşinin etkilediğini düşünüyor ve adaya Onunla kızlarının
geleceğiyle ilgili konuşmak için gitmeye karar veriyor ama konuşamadan dönüyor. Eski eş anneyi tüm

içtenliği ve kibarlığıyla karşılıyor. Şu cümle çok güzeldi (Rutkay ve Türkan adamın evi önünde dururlar

ve kadın adama bakar)

Rutkay: “Neden öyle bakıyorsun bir yabancıya bakar gibi…”

Evet tıpkı bir yabancıya bakar gibi. Biz de bakmışızdır birilerine yabancıya bakar gibi. Hayatının en
büyük ve en anlamlı parçasıyken kesip attığın tırnak mesabesine düşen biri ya da birileri olmadı mı
hiç? Oldu değil mi? Ve gittikleri zaman büyük bir de kambur bırakırlar geride sonra ya şair olursun ya

da romancı!

Bu filmdeki ressam dostumuz aynı zamanda balık da tutuyor aklıma balıkçı ressam Alfred Wallis geldi,

Ona da selam olsun.

Sanatçı milleti zordur aslında. Kırmızı çizgileri çok serttir, pire için yorgan yakar, saplantıları da vardır.
Saplantılı düşünebilirler aslında acı çekmeyi severler (severiz). Kaostan doğururlar eserlerini. Dünya
avuçlarının içindedir Tanrı’nın verdiği ilmi derinliği taşırlar içlerinde o yüzden yarın kaygısı taşımazlar

kimseye minnet de etmezler.

Aşık olmayı severler, aşktan da beslenirler çünkü, derinliği olan her duygu onların besin kaynağıdır.
Muhaliftir hatta kendine bile. Eski şiirlerimden ya da kitaplarımdan birini getirseniz eleştirecek tonlarca

şey bulurum o yüzden eski yazdıklarımı asla okumam.

Kafeste de tutamazsınız onları. Kafes deyince aklıma Osmanlı’da alimlere verilen ceza geldi. Suç
işleyen bir alim (okumuş tayfası) cahillerin koğuşuna atılırdı. Bir alime ya da sanatçıya en büyük ceza
değil midir cahille aynı yerde kalmak. Çok akıllıca bir ceza olmuş çünkü suç işleyen alim sayısı

neredeyse yok gibi bir şeymiş o zamanlarda.

Filmin sonunda ne mi oldu? Adam balık pişirdi, şarap içildi aralarda flashbacklerle sanata atıflar

yapıldı, kadın ve adam yakınlaştı ama olmadı.

Sebep; kadın adamı sevdiği halde güdük bakış açısı yüzünden tekdüze hayatına geri döndü. Birlikte
yaşamaya karar verebilirlerdi. Belki de bir sanatçıyla yaşamak cesaret istiyordur. Sanatçı aslında
korkutucu bir ruha sahip değil mi? Düşünsenize kafasında dünyalar taşıyan biri var karşınızda ve size
elindeki bardağı gösterip içindeki sudan bahsediyor ama aslında bahsettiği şey asla o su değil.

Evet, bir saatlik filmin sonunda kadın adamla kalmaya cesaret edemedi.

Korkularıyla yüzleşmek ona pahalıya patladı çünkü aslında aşık olduğu adama vapurdan el sallayarak
yalnız ve mutsuz dünyasına yelken açtı, adamsa yalnızlık ve umuttan beslendiği ama eğlendiği

“kalabalık” ve mutlu dünyasına döndü.

Peki, bu kafadaki iki insan birlikte bir ömür sürebilir mi? Maalesef hayır. Tecrübelerime dayanarak
söylüyorum ki günün sonunda gerçekten bir yabancıya bakıyor gibi bakıyorsunuz. Yazı yazıyorsun
mesela, biri kapını tıklatıp içeri giriyor yüzüne bakıyor, arayıp bulamadığı bir eşyayı soruyor. Belki bir
kumanda belki davulunun bageti. Sonra geri dönüp kapıyı kapattığında “kim bu” diyorsun… “ben

neden buradayım?”

Ve evlilik ya da birliktelik bir anı olarak kafandaki hatıralar bölümüne iliştiriliyor. Hepsi bu.
Film bunu tüm içtenliğiyle anlatmış. Keşke daha uzun olsaydı, uzun bir şey için Nuri Bilge Ceylan’ın

İklimler filmini kesinlikle öneririm.

GÖRSEL SANATLAR VE ÜLKEMİZDE BU SANATIN DURUMU.

Duygu Yaşam

Görsel sanatlar denilince aklımıza bu sanat dalının çok kapsamlı olduğu ve bu sanat dalında yapılacak değerlendirmelerin de, çok sistemli ve gerçeği yansıtacak biçimde ele alınması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu sanat dalında tüm dünyada milyonlarca insan mücadele içindedir. Sanata soyunmuş olanlar sürekli kendilerini yenilediklerinde, ön plana çıkmakta ve bu konuda yorum yapan uzmanlar da, önemli gördükleri sanatçıların ön plana çıkması açısından eleştirilerini yapmaktadırlar…

Elbette her konuda olduğu gibi, bu konuda da uluslararası piyasalarda bazı çarpıklıklar yaşanabiliyor fakat, bir yerde yanlışa dur demesini de biliyorlar ve bugün gelecekteki sanat tarihine kalabilecek isimleri bir şekilde ayıklayarak, sanat dünyasında kalıcı olmalarını sağlıyorlar… Dünya sanat platformunda nelerin olup bittiği ve sanatın bilim ve akademik çevresindeki oluşumların da, örneğin, academi.edu gibi prestij arşivlerde saklanmaya devam edildiği bilinmektedir.

Bu arşivde Türkiye’den Yücel Dönmez de, Kar resimleri, Nilo Caseres’in yazmış olduğu kitap ve daha başka önemli konuları ile yıllardır yer almaktadır… Biraz merak edenler bu arşivi ve daha başka literatürleri inceleyebilirler. Amerika’da yayımlanmış olan bir çok literatürde, Yücel Dönmez, Burhan Doğançay ve İpek A. Düben’in biyografilerinden alıntılar bulunmakta ve Amerikalı sanatçıların bulunduğu iki ciltlik literatürde Yücel Dönmez’in imza örneği de yer almaktadır. İngiltere’de yayımlanmış olan farklı mekanlarda farklı malzemeler ile sanat konulu bir araştırmada , Richard Long’dan sonra, “Yucel Donmez’in Kar Resimleri” yer almaktadır. Richard Long’un Kavramsal sanatın yaratıcılarından bir olduğu da biliniyor… Elbette Türkiye’de örneğin Arter veya Salt gibi ayırımcılık örnekleri sergileyen kuruluşların bunlardan haberi yoktur…

Türkiye’de görsel sanatlar piyasasında etik olmayan oyunların oynandığını bu konuyla ilgilenen herkes bilmektedir. Öncelikle şunu masaya yatırmak gerekiyor, örneğin, adları göklere çıkarılmaya çalışılan bazı isimlerin, sanatta neden değerli oldukları ve değerli olmalarını sağlayan yenilikleri veya bulundukları coğrafyaya sanatları ile ne katkı yaptıkları, hangi uluslararası literatürlere girmiş oldukları belirtiliyor mu? Elbette ki belirtilmiyor, çünkü ayaklı gazeteler ile bir kaç zenginin, o ismin eserlerini satın almış oldukları reklam edilerek, bahsi geçen isimler bir anda sanattan zengin edilmeye çalışılıyor. Elbette bu arada o isimleri pazarlayanlar asıl kazançlı çıkanlar oluyor…

Aslında görsel sanatlarda onlarca yıldır yapılan yanlışlar düzeltileceğine, hala üzerine yenileri eklenmeye devam ediliyor; örneğin, pandemi ile birlikte patlayan Instagram müzayedeciliği ile, ortaya bazı isimler çıkarıldı ve bu isimler sanki ülkemizin üstün sanatçıları gibi pazarlandı ve bu sayede sanata yatırım yapmayı planlayan genç yatırımcılar da aldatılmış oldu… Bu sanat dalındaki en çarpık durum, sanatçılar hakkında, sanat tarihçileri ve eleştirmenlerin yorum yapmaları gerekirken, ehliyetsiz, konu ile ilgili eğitimi olmayan ve resim sanatını sadece fırçayı veya kalemi ustalıkla kullanabilenler üzerinden kendi kafalarınca değerlendiren bir takım insanlar yapmaktadırlar. Durum böyle olunca da, neyin yüksek sanat neyin poster anlamında hobi sanatı olduğu birbirine karışıyor. Bir zaman sonra konunun hassasiyetini hisseden bazı akıllı koleksiyonerler de, araştırmaya başlayarak daha akıllı kararlar verebiliyorlar. Yalnız sanat yatırımını araştırarak yapanların yanı sıra, hala birilerinin ağzına bakarak veya çevrelerine bir nevi hava atabilme amacıyla, gözü kapalı karar verenlerin sayıları da az değil…

Sanat galerisi veya satıcısı veya müzayede kuruluşları, pazarladıkları sanat eserinin, sanatçısının neden önemli olduğunu belgeleri ile açıklamak durumundadırlar. Yoksa, “iyi sanatçıdır, bakın birileri almak için sıraya giriyor, Bakın fırçasını nasıl ustalıkla kullanmış” gibi algı oluşturma amaçlı söylemler ile sanatın değeri ortaya konulamaz. Ülkemizde bu sanat dalının kopyacıları ayıklanacağına, giderek çoğalıyor sanki…Pinterest sanatçıları veya yabancı sanatçılardan yaptıkları alıntılar veya müthiş etkilenmeler ile boy gösteren bazı isimler, sanat piyasası tarafından desteklenirken, özgün çalışmalar yapan bir çok sanatçılar da, kendilerine teklif gelmediği için, bağımsız olarak çalışmalarını sürdürüyorlar. Akıllı sanat yatırımcısı veya koleksiyoner, yatırım yapacağı sanatçıyı iyice araştırır ve ona göre seçimini yapar. o sanatçının, bütün dönemlerine ait çalışmalarını toplar ve zamanı geldiğinde de, ödülünü alır.

1970 li yıllarda Fahrinüsa Zeyid’in eserlerini çok uygun fiyatlarla alanlar, uzun dönem yatırım olarak düşündükleri için, büyük kazanç sağladılar. Ömer Uluç, Erol Akyavaş, Burhan Doğançay, gibi sanatçıların eserleri de bir zamanlar herkesin alabileceği fiyatlardaydı.

http://www.yuceldonmez.com http://www.yuceldonmez.net http://www.artıstofthe21stcentury.com

Bugün görsel sanatlar sanki moda dünyası gibi algılanmaya da başladı. Jeff Koons biblo yaptı diye, ülkemizde biblo sanatı, sanatsal heykeller olarak piyasayı sardı. Baktığınız zaman şirin görünümlü ve esprili olarak gözüken bu tür heykel biblolar, çeşitli teknolojik yollar ile üretiliyor ve fabrikasyon şeklinde de çoğaltılabiliyor. Bugün dijital sanata karşı ön yargılı olanların, bakıyorsunuz biblolara karşı ilgileri artmış durumda. Çünkü, biblolar ile etrafa hava atılabiliyor çünkü herkes gerçek sanatın gözlemcisi değil ki. Gördükleri zaman çok güzel demekten başka şansları yok ki, sanatsal açıdan eleştirme yoluna gitsinler…

Gerçek bir sanat alıcısı önce sevdiği eserin üzerine gider. çok sevdiği için almak istiyorsa, o eserin yatırım olup olmadığına bakmaz, çünkü eseri koyacağı yerde zevkle izleyebilecektir… Eğer ki severek alacağı eseri yatırım olarak ta düşünen sanatsever veya koleksiyoner, önce sanatçısını tanır. Sanatçı neden önemlidir, literatürlerde yer almış mı, görsel sanatlar dünyasına yaptığı bir katkısı var mıdır, hangi uluslararası sanat müzesi ile etkinlik açısından ilgisi olmuştur, hakkında yazılmış kitapları ve yazarlarının sanat dünyasındaki önemleri. kamuya mal olmuş eserleri var mıdır ve sanatçı sürekli kendisini yenileyen çalışmalar yapmakta mıdır… Daha başka sorular da eklenebilir ve sonuçta sanatçının bu özelliklerin hangilerine sahip olduğu açısından da değerlendirilmesi yapılır…

Gönül ister ki, sanat eğitimi verilen okullarda öğrenciler, özgün birer sanatçı olabilmenin önemini öğrenmiş olsalar. Oysa dün okulu bitirmiş öğrenci, bugün koltuğuna vurduğu tuvallerini satabilmek için çare arıyor ve piyasayı bulduğu zaman da, bulunduğu durumun çok üzerinde pazarlamaya çalışıyor. Oysa önce kendisini sanat açısından kanıtlaması daha doğru olmaz mı… Kanıt olduğu zaman değer de ona göre biçilir…




GÖRSEL SANATLARDA ETİK DAVRANIŞI EHLİYETSİZ PAZARLAMACILAR BOZUYOR

ÇALINTI VE DOLANDIRILMIŞ ESERLER SATMAK SORUMSUZLUĞU…

(ArtKritik.com araştırma raporundan)

Görsel sanatlarda etik anlayışı, sanat alanında deneyimi olmayan, sanatın eğitiminden gelmeyen,  sanat eğitimi açısından kendilerini yetiştirmemiş olan tipler veya kuruluşlar bozmaktadır. Örneğin, aklına esen son yıllarda Instagram müzayedesi adı altında görsel sanatlar pazarlama işine giriyor. Piyasadan topladıkları sanat eserlerini, değerlerini araştırmadan müzayedelerde satmaya çalışanlar, tamamen algı ile işlerini yürüttükleri için, sanatçıya da zarar vermektedirler. Sanatçıya zarar verdikleri gibi ülkemizin görsel sanatlar alanındaki gelişimine de zararları dokunmaktadır. Bakıyorsunuz X müzayede kuruluşu bugüne kadar adı sanı olmayan bir ismi, sanatın duayeni diye sunuyor. Son birkaç yıldır bu çokça yapıldı ve piyasadaki sanat yatırımına soyunmuş olan  sözde yeni koleksiyonerlerin satın almaları körüklendi. Bir müddet sonra anlaşıldı ki, körüklenmeye çalışılan isimlerin görsel sanatlar dünyamızda bir değerleri yok ve yatırım yapılacak eserler de üretmemişler. Bunun sonucunda birçok resim toplayıcısı piyasadan çekildi, çünkü, manipülasyon yapılarak kendilerine sanat eseri adı altında koleksiyon değeri olmayan işlerin satıldığını anladılar. Elbette tüm Instagram müzayedelerini bu açıdan suçlamak olmaz çünkü, bazı müzayedeler hiç değilse, sanatçının kim olduğunu araştırıyor ve ona göre kendilerine gelmiş olan işlere değer biçiyorlar.

SANAT ESERİNE DEĞER BİÇMEK BELLİ EĞİTİM GEREKTİR…

Ayrıca bir sanatçının eserine biçilen değer, o sanatçının lokal veya bulunduğu coğrafyada sanata ne kattığı, veya dünya sanatına katkısının olup olmadığı araştırılır ve varsa girmiş olduğu literatürler ansiklopediler belirlenir ve ona göre sanatçının eserlerine değer biçilir.  İlle de bir sanatçının eserini ehliyetsiz bir müzayedeci bir yerlerden eline, yok pahasına geçirmiş ve çok ucuz satmaya çalışıyorsa, o müzayedeci deneyimsiz ve kötü niyetli olarak adlandırılabilir çünkü, elindeki eser, sanat tarihine kalmış bir sanatçının eseri ise, onu çok ucuza alenen pazarlamakla, o sanatçının adına, sanat kariyerine ve piyasasına zarar veriyor demektir… Ayrıca sanatçının izni olmadan yayın yoluyla eserinin satılmaması gerekir. Çünkü sanatçı satılmış olan eserine telif hakkı vermemiştir. Telif hakkı vermiş olanlar için bu durum farklıdır… 

Bu konuya şu pencereden bakmak yararlı olur; sanatçı sanat tarihine kalmış ve ayrıca dünya sanat tarihinde de adı geçiyor ve gelecekte o sanatçıdan dünya sanat tarihine bahsedilecektir. Bu durumda, o sanatçının  ismini ve sanatını ucuzlatacak olan davranışlar. Sanatçının üretimine de psikolojik olarak yansıyacağı için, para kazanmak amacı ile bu durumu yaratanın kötü niyetini de ortaya koymaz mı…

ÇALINTI VE DOLANDIRILMIŞ ESERLER SATMAK SORUMSUZLUĞU…

Şimdi  bu durumu yaratan satıcı diyecek ki serbest piyasa var ve ben istediğim fiyata satarım, kim karışabilir ki… Doğrudur, o zaman, sattığı sanat eserinin nasıl elde edilmiş olduğunu, kimden satın alındığını veya çalıntı olup olmadığını veya dolandırılmış bir eser mi değil mi bütün bunların yanıtı vermeli ve belgelerini de ortaya koymalıdır… Örneğin, sanatçının çalıntı, dolandırılmış eserleri var ve bunlar piyasaya çıktığı zaman sanatçı mahkeme yoluna başvurduğunda, üstüne de cebinden para vermek durumunda kalıyor ve bu konuda yargının da sonuca varıp varmayacağı, kaç yıl süreceği sürüncemede kalıyor. Örneğin bu konuda ki bir mahkeme, 7 yıldır sürüyor .

HAYALET ESER ALIP SATMAK…

Bu yüzden, önce satıcı eseri kimden aldıysa ondan belge istemeli ve gerektiğinde de, sorunsuz eser sattığının belgelerini ortaya koyabilmelidir… Maden ortada bir ticaret var, o zaman kaynaklarında belli olması gerekir…Müzayedeye eser veren kişi eseri sanatçıdan almışsa zaten sanatçı bunu teyit eder. Sanatçının satıcı galerisinden de almışsa o da teyit edilir. Fakat müzayedeye eseri veren kişi, eseri rastgele birinden almışsa ve elinde de bir belge yoksa işte o zaman ortada bir sorun vardır… Bazı müzayedeciler, eseri çalınan veya dolandırılmış olan sanatçılar için, arkalarından , ‘’eserlerine sahip çıksaydı da çaldırmasaydı veya dolandırılmasaydı!! Diye laflar ediyorlar ve düşünmüyorlar ki, bu tür olaylar her yerde olabiliyor ve suçluların korunmaması gerek… Çaldırmasaydı diyerek, çalıntı veya dolandırılmış eserleri satanların hiç te iyi niyetli olmadıkları belli oluyor… Bu tür işleri gözü kapalı satacaklarına, belge peşinde koşsun ve dürüst satıcılık yapsınlar…

Sanat eseri satmak, hele de açıkça yayın yaparak satmak ticaretin ta kendisidir ve satılan eserlerin KDV si de, maliyeye yatırılmalıdır. Sormak gerekiyor bu konuda hiç mi yanlış yapılmıyor. Veya bir müzayedede 40- 50 milyonluk eser satmış olan bir müzayede acaba KDV sini nasıl ödemiştir. Devlet bu satış işlerini mali olarak takip ediyorsa, o zaman bu ticarette manipülasyon yapmak ta aynen borsada olduğu gibi suç teşkil etmelidir ve gerekli şikayetler dikkate alınmalıdır…

AKILLI KOLEKSİYONERLERE REHBER…

Duygu Yaşam

Amerika’da belli konular için yazılmış olan bazı rehber kitapların kapağında, ”Aptallar için Bilgisayar” veya ”Aptallar için Ekonomi” diye yazılır. Bu yazımın başlığında ise ülkemize göre bir slogan kullanarak, sanata yatırım yapan akıllı koleksiyonerlerimize bir dizi tavsiyelerde bulunacağım…

Ne güzel ki görsel sanatlara ilgi duyuyor ve sanatı desteklemek veya yatırım amaçlı çabalıyorsunuz. Peki bu çabalarınız ülke sanatının dünya sanatında yükselebilmesi açısından faydalı oluyor mu ve bunu hiç düşündünüz mü… Öyle ya insan bir şeyi amaçladığı zaman, amacının da en azından çevresine ve ülkesine yararlı olması kaygısını da gütmeli… Ülkemizde bu açıdan düşündüğümüzde neler görüyoruz şöyle masaya yatıralım; görsel sanatlara yatırım yapan bilinçli koleksiyonerlerimizin sayıları hiç de küçümsenecek gibi değil. Fakat sanat piyasasına yeni ilgi duyanlar için bunu söyleyemeyeceğiz. Çünkü, piyasaya yeni girmiş olanları bazı uyanık müzayedeciler ve manipülasyonu ticaretin bir kuralı gibi gören kötü niyetliler, kıskaca alarak, yanlış yatırım yapmalarına neden oluyor ve bu arada kendileri de ceplerini doldurabiliyorlar… Burada kaybeden ülkenin sanatı ve ülkemizde gerçek sanat yapan sanatçılar oluyor…

Öncelikle görsel sanatlara yatırım yapmak isteyenlerin kısa dönem için düşünmemeleri gerekiyor. Çünkü bir sanatçının üslubunu tam oturtabilmesi için yıllarını sanatına vermesi gerekiyor. Görsel sanat yatırımcıları uzun dönem yatırım için düşündüklerinde, genç sanatçıları da geleceğe dönük olarak izlemeli ve geleceği olacağı düşünülen sanatçılara da yatırım yapmalı ki, bu yatırımlarında da uzun dönemde 12 den vurmuş olsun… İşte sanata yatırım aynen 12 den vurmayı başarabilmektir ki bunu da ancak araştırma yapan, akıllı koleksiyonerler başarabiliyor ve günü geldiğinde de yatırımları, platine dönüşüyor…

İhtiyaç hissedilen bir malın reklam ile satılması kapitalizm ile idare edilen ülkelerde sonuç verebilir fakat sanatın reklam ile satılması, bizleri düşündürmelidir. Çünkü sanatın reklamı, sanatçının ne yaptığı ve nerelere kabul edildiği, hangi literatürlerde yer alabildiği, çevresine ve ülkesine veya bulunduğu coğrafyaya sanatta ne katkı yaptığı, yeteneği, kişiliği ve topluma duyarlılığı ile ölçülür. Bakıyorsunuz ülkemizde düne kadar adı geçmeyen birileri, yine birileri tarafından sanat piyasasına lanse ediliyor. Fakat lanse edilirken de, yukarıda yazdığım kriterler düşünülmüyor ve bu durumda o lanse edilenlere yapılan yatırım da ne ülkeye ne de ülkenin duyarlı sanat kesimine bir şey kazandırmıyor. Kendi çıkarları için isim lanse eden birileri, lanse ettikleri isimlerden yok pahasına aldıkları eserleri, büyük kazanç ile satarken, daha çok insanın alabilmesi ve fiyatların yükselmesi için yeni oyunlar kurarlar ve bir bakarsınız ki, o lanse edilen isimler, ülkenin prestij sanat pazarında da boy gösteriyorlar. İşte asıl yanlışlık burada başlıyor ve bu oyunlara karşı bir şey yapamayan yüksek sanatçılar kaybederken, sanat piyasası da kaybediyor. Kazançlı çıkan ise, ülkenin sanatsal açıdan yükselmesine duyarlı olmayan ve sadece ceplerini düşünen üç beş kişi ve ne hikmetse bu üç beş kişi piyasayı olumsuza yönlendirmeyi başarabiliyor…

Buradan sanata ilgi duyan akıllı yatırımcılara, sanatçıların Instagram hesaplarını takip etmelerini salık veririm. Facebook hesaplarında da sanatçılar ilginç şeyler paylaşabiliyorlar.. Yatırımcı önce iyi bir araştırmacı olmalı ve çok ince hesaplar yaparak araştırmalıdır. Yatırım yapacağı sanatçının ne yaptığını bilmeli ve ona gör hareket etmelidir. Örneğin sanatçım hala eski resimlerden yapıyorsa, yani fotoğraf makinasının çekebildiği insan figürlerini yan ayan dizerek resim diye piyasaya sürmek, eski tip resim anlayışını aşmamış olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü, resimle uğraşan hemen herkes biraz emek verdiği zaman figürleri yan ayna da dizer üst üste de… Günümüz artık çağdaş sanatın gündemde olduğu, kavramsal sanata ilgi duyulduğu ve dijital teknolojinin sanatı yönlendirmeye başladığı bir dönemi yaşıyor ve yakın gelecekte, görsel sanatların daha farklı bir kulvarı deneyebileceğini de hissediyoruz…

Günümüz görsel sanatlarında tuval resmi hala gündemde fakat tuval resminde de, ancak farklı çalışmalar ortaya koyan sanatçılar ön plana geçiyor, hala eskimiş figür anlayışı ile sanatı sürdürenler, belli, daha az eğitimli veya eğitimli olup sanattan uzak yaşamış olanlara hitap edebiliyorlar. Soyut sanat yaparken sentez yapmayı ön planda tutan sanatçılar ise, araştırmacı yönleri ve kavramsal yetenekleri ile, farklı yöntemleri deneyerek, yapılması gereken sanatın örneklerini sunabiliyorlar…

Kısacası akıllı koleksiyoncu, birileri gözü kapalı olarak bir yatırıma yöneliyor diye onları takip edeceğine, onların yanlışlarını tespit ederek, kendisine doğru bir yol çizer…

KAVRAMSAL SANAT ADI ALTINDA BATI SANATINA KÖLE OLMAK…

Yucel Donmez- Art Critic

Ülkemiz sanat piyasasında körüklenmekte olan kavramsal sanat gruplaşmaları ile, sanatçılar arasında da bir ayırımcılığın olduğu açıkça gözlenmektedir. Sanki kavramsal çalıştıklarını öne süren sanatçılar ile, yıllarını sanata vermiş veya daha geleneksel çalışan, düşünen sanatçılar arasında, sanat açısından bir fark varmış gibi…

 Oysa gözüken o ki, kavramsal olarak tanımlanan sanatçıların bir çoğu, internetten esinlendikleri fikirleri veya alıntıları kendi eleklerinden geçirerek ortaya koymaktalar ki, bunda da Batı öykünmesinin, açıkça, Batı sanatının takipçisi olma özleminin ağır bastığı gözükmektedir…

Hani sanatta Batı’yı dışlamıyoruz da binlerce yıllık medeniyetlerin göbeğinde yaşayan Anadolu kökenli sanat adaylarının hiç değilse, bize ait kavramsal nitelikleri çağdaş anlamda ortaya koymaları gerekmez mi. Doğrudur sanatın global olduğu da, bakıyorsunuz Batı eski medeniyetlerden yola çıkabiliyor ve bizim geleneksel verilerimizden de faydalanıyor fakat, bizim sanat anlayışımızı Batı kökenli yapmaya uğraşarak sanat  ortamını salt Batı’ya kaydırmak isteyen kültür emperyalistleri, ortaya  anasız ve babasız bir sanat çıkarma gayreti içinde bocalıyorlar… İşte bu durum ülkemiz sanat ortamında, sanat kesiminin ikiye ayrılmış olmasına yol açtı ve bugün kendilerine kavramsal galeriler diyenler, sadece kavramsal takıldıklarına inanmış olan genç sanatçılar ile yol alırken, kimin neyi nereden tırtıklamış olduğuna da pek aldırış etmiyorlar ki, sürekli Batı’da yapılmış olanların benzerlerini, hatta kopyalarını bile görüyoruz…

MİLYONLARCA GÖRSEL SANATÇI VAR…

Bugün yeryüzünde milyonlarca görsel sanatçı bulunmakta ve bunların içinde ancak doğru düşünen ve doğru felsefe kurarak, yapılması gerekeni bulundukları coğrafyada yapanlar bir adım öne çıkabiliyorlar. Yoksa internet herkesin önünde ve internetten tırtıklamakla sanat oluyorsa, bu şans milyonların da önündedir ve  üne kavuşmuş olanlarda internetten  faydalanmış olurlardı… Oysa öyle bir dünya yoktur. Zaman vereceksin ve kapsamlı araştırmalar yapıp bir yerde sanatın inzivasına çekilerek, tüm yapabileceklerini ve düşündüklerini analiz ederek, sonunda varacağın sentezi ortaya koyup, kabul görüp göremeyeceğine tanık olacaksın. Bir Francis Bacon’un, Richter’in, De Kooning’in ve diğerlerinin hangi yollardan geçmiş olduklarını kavrayabildiğinde, sanat yaşamında  bir adım ileriye gitmiş olabileceksin…

GÖRSEL SANAT PİYASAMIZDA  KÖTÜ NİYET…

Görsel sanat piyasamızda birçok iyinin yanında, kötü niyetlilerin sayıları da küçümsenmeyecek kadar yüksektir. Bun da sanatta yer alan kıskançlıkların ön planda olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü sanat kıskandırır da. Örneğin bir sanatçı temsil ettiği sanat alanında bir başarı elde etmişse, ya alkışlanmaz ya da alkışlanırken yüzlerde de bir üzüntüye yol açar. Bunu bugüne kadar çok çeşitli şekilde gördük ve görmeye de devam ediyoruz… Elbette ki sanatın başarısını sevinç gözyaşları ile kutlayanlar da ülkemizde çoğunluktadır ve bu kesim genelde sanatla yakında uğraşı içinde olmayanlardır… Ayrıca iyi niyetli kıskançlıklar da vardır ve bu kıskaçlıkta olanlar da açıkça bunu belli ederek, bir yerde sanatı ve sanatçıyı da övmekten geri durmazlar…

Kavramsal sanatta Batı’dan  alıntı örneklerini, http://www.turkishartmarket.wordpress.com adresinden kapsamlı araştırma yaparak görebilirsiniz. Çünkü bu sitede geçmişten beri bir çok  bilgiye, haberlere yer verildi fakat nedense gerçekleri vurguladığı içindir ki, bazı çevreleri tedirgin etmiştir. Ayrıca http://www.artkritik.com ve http://www.muzayedekritik.com adreslerinden de, görsel sanatlarımız ,ile ,ilgili önemli araştırma yazılarını okuyabilirsiniz.

İstanbul Modern kişiye özel bir müze mi?

Kutlu Nişancı
Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın duyarlılığı ile gündeme gelen ve Avrupa Birliği yolunda önemli bir adım olan İstanbul Modern müzesi, ne yazık ki aldığı devlet desteğine karşın, hala kişiye özel bir kuruluş gibi yönetilmeye devam etmektedir.
Şimdiye kadar yığınla eleştiriyle karşılaşan müzenin, ülkemiz sanatına ve sanatçılarına karşı güttüğü ayırımcılık, kabul edilir gibi değil…

varnay-jones

varnay-jones

Bizden olanlar ve bizden olmayanlar anlayışı ile kuruluşunu gerçekleştiren müzenin elbette ki bu sorumsuzluğu Sayın Bülent Eczacıbaşı’na fatura edilemez. Sonuçta Eczacbaşı ailesi bu konuya öncülük ederek kuruluşu gerçekleştirdi. Devlet de binayı tahsis ederek, AB yolunda kültür açısından önemli bir adım atmış oldu…
Buraya kadar güzel fakat, ülkemizde ilk kez açılan çağdaş bir müzenin açılışında, bir çok sanatçının göz ardı edilmesi ve Batı‘dan kopya veya ağır özentili işlerin Türk sanatı adına müzeye konulması, eleştirişleri de beraberinde getirdi.

TOM FRIEDMAN

TOM FRIEDMAN

Müzenin açılışında müzeye kabul edilecek olan sanatçıları, Gazi Üniversitesinden sanat tarihi eğitimi almış olan Levent Çalıkoğlu, İstanbul Teknik Üniversitesinde mimarlık eğitimi almış olan Haşim Nur Gürel ve sosyoloğ Ali Akay’ın seçtiği ve seçimde kapsamlı bir araştırmanın da göz ardı edildiği, ülkemizin çok ünlü bir galeristi tarafından da dile getirildi.
Bu üç isim kendilerini müzeyle birlikte sanat uzmanı ve küratör ilan ederek, sanki görsel sanatlar alanında onların dışında bu işi bilen yokmuş gibi hava yarattılar. Bu balon gibi şişirilmiş hava ne yazık ki ülkemizin sosyetik sanat çevresi tarafından da desteklendi. O sosyetik çevre ki, bir zamanlar da Fransız hayranlığını ülkemizde gündeme taşımış ve görsel sanatlarımızın hala bir yere oturmamasında rol oynamışlardı…

JASON SALAVON

JASON SALAVON

Araştırmadan yoksun bir müze…
Kendi çevrelerinden ve kendi koleksiyonlarından eserler ile kamuya mal olan bir müze için, Türkiye’nin çağdaş sanatlar müzesi denilebilir mi?
Müze Avrupa’dan kalite ödülü almış…
Sultanahmet köftecisi de Avrupa’dan kalite ödülü alabilir, çünkü her yıl on binlerce Avrupalıyı doyuruyor…
McDonald’s dünyadan ödüllüdür çünkü belli bir stili fast food alanına taşımıştır…
İstanbul Modern’de devletimizin himmetiyle süper bir binaya sahip olmuş ve Avrupalı da bu anlamda ödül vermiştir…
Aslında o ödülü Sayın başbakanımıza vermeliydiler…

Puntar

Puntar

Yıllardır ülkemizde bienal ve çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapıyor, milyonlarca dolar harcanıyor ve sanatçıların önünü kesen, sözde uzmanlar(!) yüzünden, bugüne kadar dünya çapında ses getirecek bir görsel sanatçı çıkaramadık…
Oysa spor alanında çeşitli şampiyonalara ev sahipliği yapan ülkeler, dünya çapında sporcuların çıkması için etik kurallarla çalışıyor ve önemli sporcular çıkarabiliyorlar. Antrenörler güçlü sporcuların yanında yer alırken, bizde sözde sanat uzmanlarımız, güçlü sanatçıları görmemezlikten gelebilmek için adeta yarış içindeler…
Gerçek sanatçı yok olmuyor. Bugün ülkemizden çıkan ve dünya sanat platformunda yarışan sanatçılarımız da var ve bu sanatçılarımız ülkemizde göz ardı edilseler bile, yok edilemezler ki.Sanata çıkarcı politikaları yüzünden zarar verenler yarın o sanatçıların karşısında, yüzlerine bakabilecekler mi…

RICHARD HAMILTON

RICHARD HAMILTON

Sıra bazı diğer sanat kuruluşlarına da gelecek. Türkiye’de Görsel Sanatlar olarak, öncelikle devlet desteği almış olan İstanbul Modern dosyasının açılımını yapmaya çalışıyoruz ve nedense bir sessizlik ile, yeni yanlışlara imza atılıyor. Oysa tartışarak doğrunun bulunması gerekiyor, bunu da müze yetkilisi veya yetkilileri pek istemiyor anlaşılan…
Müzede neler yapılıyor?

Mike-Nemire-Frequency

Mike-Nemire-Frequency

Çocuklara, öğrencilere kurslar veriliyor.
Ülkemizde bu konuda yurt dışı deneyimli, ödüllü sanatçılarımız da var fakat nedense bunlara ilgi gösterilmiyor, yardım alınmıyor…
Müze üzerinden görsel sanatlarda spekülasyon yapılıyor. Milliyet Sanat Dergisinin Haziran sayısında müzenin tek adamı ilan edilmiş olan ve aynı zamanda dergide yazılarına yer verilen isim, bazı isimleri öne sürerek, spekülasyon yapıyor…
Kendisine sormak gerek, sanatta uzmanlığı nereden geliyor? Ülkemizin yetiştirdiği dünya çapında bir sanat felsefecimiz var. Müze bugüne kadar Prof. İsmail Tunalı’dan da yararlanma yoluna gitmedi ve göz ardı etti…
Ülkemizde iyi kötü görsel sanatlara hizmeti geçmiş ve hala hizmet etmekte kusur etmeyen bazı isimler var ki onları da müzenin çevresinde göremiyoruz. Nerede spekülasyona yatkınlık var ise müzenin orada mı olması gerekir?

bourgeois

bourgeois

Borsada spekülasyon suç sayılıyor da, sanatta yapılan spekülasyon neden suç sayılmıyor? Sonuçta görsel sanatlar alanında da paralar dönüyor ve milyonlarca dolarlık bir pasta var…
Türkiye’nin aylık Bosphorus Sanat gazetesi, spekülasyon ile ilgili bir dosyayı sanat gündemine taşıdı ve Milliyet Sanat Dergisini eleştirdi. Kapsamlı bir araştırma yapılmadan bir, iki kişinin yönlendirmesiyle nasıl oluyor da birileri ön plana çıkarılmak isteniyor? O ön plana çıkarılmak istenen isimler sanat alanında dünyada bir ilki mi başardılar ki bu derece iddialı bir manşet ile gündeme getişriliyorlar. Gençlere her zaman sevgimiz var fakat ülkemde kimin özgün, kimin özgün olmadığını iyice anlamadan bazı isimleri gündeme getirenler önce, dünya sanatında neler yapılıyor onu iyice araştırmak durumundadırlar…
Batı’da yapılanların benzerlerini yapmak görsel sanatlarda hir olmaya yetmez…
Özgün olmayanı, bir yeniyi ortaya koymamış olanı şişirilmiş balon gibi öne sürerek spekülasyon yapmak, sanatçının geleceğine zarar verir, ülkenin sanatı da yıpratılmış olur… Yarın şişirilen balon patladığı zaman da, sanat çevresinin eleştirileri çok ağır olur…
Geçmişte bunları yaşadık ve nedense hep aynı şeyler tekrarlanıyor ve sonunda aynı noktaya geri dönmüş oluyoruz…

bridget-riley

bridget-riley

Türkiye’de Görsel Sanatlar olarak biz Milliyet Sanat yöneticilerini eleştirmek istemiyoruz çünkü, onlar da henüz plastik sanatlarda nelerin döndüğünden habersiz ve sadece kendi bulundukları yerden görebiliyorlar bu konuyu… Biraz sanatçılara açılabilseler, atölyeleri gezebilseler ve eleştirenler ile bir araya gelerek onları dinleyebilseler gerçekleri daha şeffaf olarak görebileceklerdir…
Yıllardır görsel sanatlar alanımızda bir çarpıklık var ve bu çarpıklık diyalog kurulamamasından ileri geliyor…
Bazı sanatçılar harıl harıl çalışarak önemli işler ortaya koyarlarken, sanatın sosyetesini yaşayanlar ne yazık ki bulundukları köşelerden onları göremiyorlar. Ve bahsettiğimiz sanatçılar kendilerine ulaşmak istedikleri zaman ise, kesinlikle ulaşamıyorlar…
Al gülüm ver gülüm hesabı görsel sanatlarımızda yığınla sanatçı kendi yağlarıyla kavrularak, gözden, dizden uzak olmak zorunda kalıyorlar…

Neslihan- Öner-2008-kolaj

Neslihan- Öner-2008-kolaj

Sanat adına önemli yazılar döktüren eleştirmenlerimiz, sanat yazarlarımız var onlar da sanatın yeni versiyon sosyetesinden uzak tutuluyorlar.
Medya gücünün yanında köşeleri tutmuş olanlar var… Sessizce götürülüyor işler.
Bakalım İstanbul Modern sanatçılara karşı yaptığı son ayırımcılıktan yüzünün akıyla çıkabilecek mi…
Sanatçılara soruyoruz müzeye 190 yeni iş alınmış: kimsenin haberi yok. Kimsenin atölyesine uğranıldığını, sergisine gidildiğini duymadık… Demek ki yine kendi çevrelerini incelemişler, müzeye yeni işler koymak, yeni isimler seçmek için…
Sayın Bülent Eczacıbaşı önemli bir kuruluşu gerçekleştirdiniz fakat, sizin de olanlardan haberinizin bulunduğunu sanmıyoruz…
Ülkemin sanatçılarına yazık ediliyor yazık!